
HÜMEYRA YARGICI: Bilgehan Hanım merhabalar. Son kitabınız hayırlı olsun ve davetimize cevap verdiğiniz için de teşekkürler. Bir öykü ve iki de şiir kitabınız var. Eserlerinizi okuduğumuzda fark ediyoruz ki sinema başta olmak üzere ilgi alanlarınız çok geniş, birçok disiplinden besleniyorsunuz. Bu durum poetik evreninizde nasıl bir sürece tekabül ediyor?
Bilgehan TUĞRUL: 我也谢谢您了。 Cevaba başlangıcım gibi, hayatımda neler dönüyorsa paralel biçimde yazdıklarıma yansıyor. Şu an Çince öğreniyorum. Yeni yazdığım ve yazacağım metinler üzerinde karşı koyamayacağım bir etkisi var. Çok duygusalım. Derin bağlar kurmadan yaşamımı idame ettiremiyorum. Bu durum beni mahvetse de ürettiğim işlerde katkısı büyük. Çin’de bir “bubble tea” markasının logosu beni aşksal anlamda etkiledi. Belki evde olmamak, cansız bir nesneye güven duymaya, onunla hayal kurmaya itekledi. Yaşadığım yerde çok az kişi İngilizce biliyor, okulumda benim dışımda Türk yok. Ben de markanın reklam yüzü olan kardan adamla beraber yaşadığımızı ve onun kardanadamca konuştuğunu düşledim. (O bendi bense eski ben) Diğer alanlara olan ilgim (habercilik, sinema, tıp) genelde okuduğum bölümlerden dolayı. Derin araştırmalar yapmayı sevmiyorum. Alacağını alıp uzaklaşan biriyim. Eski gazetelere, tıp sözlüklerine, TDK’ye göz atıp çıkıyorum. Film izlemekten ziyade senaryolar yazmış olmak çalışmalarıma daha çok katkı sağlamıştır. Şu anda Çince şiirimi etkilediği gibi şiir yazıyor olmak da Çincemi etkiliyor. Tonları ve şekilleri ezberlemek için dizeler yazıyorum. İlgilendiğim her alana çocuğum gibi sahip çıkmaya çalışsam da anneler mutlaka ayrım yapar…

H.Y: Şiirinizdeki öznenin “hiç ülkem olmadı benim ülkemde/ tutkusu vardır toprağın içim de/ de dahil” dediği yerde şiirde ikamet etmek mümkün mü, “şairâne mukim” olmaya inanıyor musunuz? Bu bağlamda şunu da sormak isterim: Pharos Feneri’ni inşa eden usta gibi günümüzdeki bir taşa adını kazıyıp gelecek asırlara selam çakmak mümkün görünüyor mu size? Çağını etkileyemeyen şair, başka bir devirde başka okurları etkileyebilir mi?
B.T:Adım Bilge Kağan’dan geliyor. Taşla selam çakmaya da taşa çakmaya da aşinayım. (Yeteri derecede litoroseksüellik.) Fakat benim için bunun önemi yok. İnançlarım çelişkilidir; bunun karakterimi zayıflattığını değil aksine daha da güçlendirdiğini düşünüyorum. Mesela Allah’a inanıyorum, yalnız, hayata inanmıyorum. Bende anlam var ama bende anlamı yok.
Evet, zamanında yaşayamamış insanlar öldüğünde yaşayabilir.

H.Y: Bilhassa öykülerinizi okurken sanki zamanda bir yarık açılmış ve bu yarıktan içeri girip yolculuk ediyormuşum gibi hissettim. Soyutun sınırlarını ve uç noktalarını zorlayan bu anlatım, aslında Doğu’da eskiden beri var olan büyülü, düşsel ve fantastik dünyayı da imliyor. İbn Arabi’nin “Hakikat arzında birçok garip şeyler vardır. Bunlar hakkında insan aklıyla anlamak ve yorum yapmak imkânsızdır………… dünyamızda geçerli olan fizik kanunları hakikat arzında geçerli değildir.” ifadelerine denk gelen ruhsal bir genişlemenin çeperleri zorlayan kurgusu; Ulus Baker’in “cogito” yu tanımlarken söylediği “Ne kadar gerilemeliyim ki, kendimi ne kadar ufaltmalıyım ki, evrende fark edilmez, evrenin fark edemeyeceği bir aralığa gireyim.” cümlesiyle buluştu. Ne dersiniz?
B.T: İmkânsızlık imkânsız. Bütün kıyıların mümkünleri var. Yazdıklarım benim için sıradan. Yazamadıklarım farklı. Gariplikleri garip bulmuyorum. Varlık üzerine, düşünmek üzerine düşünmeyi sevmiyorum; eksildiğimi, eksikliğimi hissettiriyor. Kandırılmayı, kandırmayı seviyorum. Sorunlarla başa çıkma çabası sorunları var ettiği için yengeçlerin topuklu ayakkabı giymesinin neden olabileceği gürültüyü beynime sokmaya çalışmak, nefes alıp vermeme kolaylık sağlıyor. Kendi(m) kelimesini kullanmak zor çünkü ben de yazılmış biriyim. Sahiplenmek sokak hayvanlarında, birini evlat edinirken güzel. Dışında, kırıcı.

H.Y:Cin Dergi’yi yönetiyorsunuz? Geçenlerde yayımladığınız bir liste sosyal medyada tartışmalara neden oldu. “Kitleyi yaratan deşarjdır.” diyen Canetti’ye katılıyor musunuz? Sizce linç kültürü “sadece yetkinliğe bağlı” bir eleştirinin önünü kesiyor mu? Şair başını belaya sokmadan heterodoks sesleri duyurabilir mi?
B.T: Söz konusu patırtı nesnelerin alkışlarıdır… Linç kültürü altı boş tabaka fakat nitelikli eleştrinin önünü kestiğini söyleyemem, eleştiriyle uğraşan ve emek harcayan insanlar zaten ergenlik çağının ifade biçimleriyle konuşmazlar: “Arkadaşlarını koymuşlar, bizi koymamışlar.” “Kendilerini New York Times sanıyorlar. Sizin reklam listelerinize kalmadık.”
Kendilerini utanç verici duruma sokuyorlar ama beş altı kişi beğendiği için farkında değiller. Böyle çok fazla insan tanıyorum. Onlar için ne yapılabilir? Koskoca bir hiç. Yirmi beş kırk yaş arasında edebiyata ilgisini diri tutmaya çalışan, nitelikli eser üretemediği gibi eleştride de aynı başarısızlığı yakalamış hanımlar ve beyler. Ben yirmi iki yaşındayım, edebiyatta elde etmek istediğim birçok şeyi elde ettim. Başarısız olduğum dönemlerde kavga arayışım olmadı. Çünkü insanları küçük meseleler için basit sözlerle incitmek banal. Bir eseri gerçekten niteliksiz buluyorsam bunu sağlam temellerle ve zekice dillendirmek isterim ki kendimi küçük düşürmeyeyim. Eleştriden uzak durmamın sebeplerinden biri de bu. Herkes aptaldır ama aptallığını gizleyebilen bilgedir. Sonuncuya gelirsek, başını belaya sokmayanın sanatçı olabileceğini düşünmüyorum. Buradaki bela kavramını geniş ele almalıyız.

H.Y: Son kitabınız aynı zamanda ödüllü bir kitap. Açmış olduğunuz kanal bilinen anlamda bir okuyucuya hitap etmiyor, dense buna ne cevap verirdiniz? Nüktelere, absürd durumlara yer veren; genel beğeniyi reddeden bu tavrınızın çıkış noktası sanatın içine nüfuz eden çoklu bir bakış açışı üretmek midir?
B.T:
没问题 derim. Kafamda yaşayan insanlar yoklamada “Burada.” diyebilsin diye yazdım. Kendim içindi her zaman. Yoklayan, var eden, var olan başkası değil. On sekiz yaşındayken kitabımın çıkması için teklif aldım. Dosyam ya da kitap çıkarma düşüncem ciddi manada yoktu. (Dört yaşındayken ileride kitabım olsun istiyordum ama sırf güzel bir resmin üzerine adım yazılsın diye çünkü babam beni TÜYAP kitap fuarına o dönem götürmüştü. Prenses okulu kitapları ve kağıt bebek giydirme dışında bilgim yoktu.)
Kısacası kimse okumasın yine yazarım, kimse izlemesin yine sahneye çıkar oynarım, kimse dinlemesin, olsun, şarkı söylerim. Zaten yıllarım kendimi tatmin etme arzusuyla geçti. İnsanların ilgilenmesi güzel, evet. Ama onlar için yazılmadı yazılmayacak. Ben hayata inanmıyorum. Bir şeyler önemliymiş gibi davranarak kendimi kandırmaya büyük çaba gösteriyorum.
Çoklu bir bakış açısı üretmek, absürd olmak vs planlı ya da içinde hedef barındıran bir duruş değil. Naturam böyle. Değişebilirim fakat nasılını keşfetmedim henüz.

H.Y: Yine son kitabınızda okuyucuyu sık sık metnin dışına gönderiyorsunuz. Bu durum bana Hayriye Ünal’ın bir cümlesini hatırlattı: “ Okuyan açısından dönüştürücü gücü olan her metin geleceği etkiler. Yazmak kadar okumak da bedel gerektirir mi?
B.T: Okumamın zararları: gözlerim bozuldu, lise hayatım berbat geçti, annem sinirli (tuvalet hariç her yerde kitap var), memnuniyetsizlik, aşırı hassasiyet, fiction fatigue, yön kaybı, identity diffusion…sonunda kara toprak
7- Edebiyatımızda “dişil yazın” ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Şiirimizde “dişil yazın” uzun süre alçak bir sese sahip olmuş. Sizce günümüzde hâlen şiirde kadına verilen bir pay söz konusu mudur? Kadınların ağzını kapatmak klâsik Yunan’da yasaların ve geleneklerin düzenlenişinin ögesiyken çağımızda bu geçerli midir?
B.T:Herhangi bir metni okurken yazarın kim olduğu odak noktam olmadığı için cinsiyet bazlı eleştri yapabilecek durumda değilim. Cinsiyetle temellendirilmiş sorulardan da haz etmiyorum:(

8- “balıklar”, “atlar” ve “baba” sık kullandığınız metaforlar. Bu metaforlar bir çocukluk evrenine tekabül ediyor aynı zamanda. Şiirinizdeki genel atmosfer zaten masalsı, imkânsızın mümkün kılınabildiği bir yerde konumlanıyor. “çocuktum, çocukluk donuk bir göçebeliktir.” diyen şaire “karşındaki senin çocukluğun olsaydı/ yineler miydin kesikleri” dizesiyle cevap verir gibi… “Falçata kullanmamak” için şiir yazılıyor olabilir mi?
B.T: Evet. Midilliler Hakkında İlginç Bilgeler’i yazarken kırgındım. Aşk Şiirlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni yazarken epey öfkeli. Sevdiklerime olan düşlerimi, ya da çok içten gelen sözlerimi paylaşmamaya özen gösteriyorum. Çünkü ağızdan çıkınca sevgiye dair güçlü sözler başka bir evrende bir şeyler oluyor, bağları sonsuza dek koparan.
Çok fazla arkadaşım bana ihanet etti, yine de kırk sekizli pastel boyamdaki zenci rengini paylaşmaktan çekinmedim. Duygularımı sahiplerine dillendirmeden yaşamak sağlıksız ama güvenli. Ben kağıtla elimi kestim ama kağıt benim elimi kesmedi hiç. Kısacası kan gürültüleri duyulmayacak.

9- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
