Hümeyra Yargıcı: Merhabalar, öncelikle icabetiniz için teşekkür ederiz. Ortaya koyduğunuz şiirsel bütünün ilk adımı olan “İronika”dan başlamak istiyorum izninizle. “Onların şair dostları, yüreğinize sağlıkları, ağzınıza sağlıkları, titreyen gönül telleri, çektirdikleri artistik pozları vardır.” dizeleriniz zihnimde, “Kaç para şiirle bir güleryüz? Şiir parlak floresanlar altında.” diyen başka bir şairle buluştu. Şiirden bir şey ummalı mıdır? Özgür Ballı şiirinde “ironi” biraz da katı gerçeği yumuşatmak mıdır?
Özgür Ballı: Merhaba, katı gerçeği yumuşatmak için bir çaba içine hiç girmedim ama hayat oldukça katı bir şey, çoğu zaman eğilip bükülemeyecek kadar katı üstelik. Dil öyle değil. Bir de doğrudan söylemek çoğu zaman daha etkili olsa da etkisi kısa sürüyor. Benim kullandığım ironide – daha ziyade humora yakın demişti sanırım bir şair arkadaşım- güldürmek gibi bir amaç yok. Çoğu zaman mizah unsuru taşıdığını bile düşünmüyorum. Müstehzi bir yüz ifadesiyle okunan dizeler olabilir, “Mona Lisa etkisi” diyorum ben buna, bunu şu an uydurmuş olabilirim bir yandan. İroni güçlü bir argüman evet ama şiirimin buna indirgenmesini hiç istemiyorum.

H.Y: Eserlerinizde “benim elimi şiire bulaştırma”, “şiir bitiyor daha mesaj verecek biri” “şiir ikiyüzlüdür”, “şairler yalancıdır, ben şairim” gibi şiirden bahseden dizeleriniz var. “ben cem abiye şiirin içinde şiir tartışmayacağıma söz vermiştim.” diyorsunuz ayrıca. Şiirde şiirden bahsetmenin parodisi hakkında ne söylemek istersiniz?
Ö.B: Öncelikle bahsi geçen şairi analım, Cem Uzungüneş çok sevdiğim bir şairdir. İlk kitabımdan sonra kendisi bana “şiirin içinde şiirden bahsetmenin uzun solukta bir handikap olabileceğinden” bahsetmişti. İlgili dize buna nazire yazılmış bir dizedir.
Ve ben de çoğu zaman benden görüş soran genç arkadaşlarıma aynı tavsiyeyi veriyorum artık. Kurduğumuz şiir habitatında şiirden bahsetmek okuru şiirin yapaylığına sevk edebilir, mümkün olduğunca şiirden bahsetmeden şiiri kotarmak daha ustaca bir iş olur diye düşünüyorum. Zaten uzun zamandır şiirlerimde bu handikapı ortadan kaldırmak gayesindeyim. Çok gerekirse, şairin amacı buysa elbette kullanılabilir ama dikkatli olmakta fayda var.

H.Y: “şairmiş kovulmuş bütün toplantılardan/ hiçbir devlet kurumuna parmak basmamış” dizelerinizden hareketle sormak isterim: İyi şair bütün toplantılardan kovulurken katline fetva veren müftünün eline sıçrayan kan, şiir tarihinin uzlaşılmış isimlerine de işaret ediyor olabilir mi? Buranın da bir iktidar alanı olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse edebiyat dünyasını şekillendiren bazı dinamikler, “toplantılardan kovulan” şairlerin unutulmasına da sebep olmuş mudur sizce?
Ö.B: Şiirin ve sanatın pek çok dalının, yapısı gereği muhalif olması gerektiğini düşünüyorum ben. Üstelik iktidarın kim olduğundan bağımsız böyle olmalı. Çünkü sanatçı, şair, üreten kişinin her zaman daha iyiyi, daha güçlüyü, daha adili istemek ve bunu dillendirebilmek gibi bir avantajı var. İçinde bulunduğumuz edebi kamuda bunun tersi örnekleri görebiliyoruz, ben mümkün olduğunca şiirimden ödün vermeden, içimin rahatlığını eksiltmeyecek mecralarda şiir yayımlamayı tercih ediyorum.
Bir yandan dergicilik, kitap yayımlamak çok zor ve giderek de zorlaşıyor. Bu durumda maddi olarak zorluklar da sürekli büyüyor hâliyle. Keşke iktidarın kültürel iktidarı elinde tutmak gayesi olmadan, ayırt etmeden, her kesime, her görüşe imkân sağladığı bir kültür politikamız olsa; diye düşünmeden edemiyorum.
Verilen ödüllerin çoğunun nasıl, hangi kriterlerle verildiği edebi kamuya dâhil olan hemen hemen herkes tarafından gayet iyi biliniyor. Bunların değişeceği zamanlar umuduyla şiir yazmaya devam ediyorum.
İyi şiirin, öyle ya da böyle, önünde sonunda okura ulaşacağını, hakkıyla okunacağını ve hak ettiği ilgiye ulaşacağını umut ediyorum. Yoksa şiiri hemen bırakmam gerekir. Ve maalesef bu umudu kaybettiği için artık şiir yayımlamayan şairleri tanıyorum. Keşke böyle olmasaydı, dediğim şeylerden birisi daha anlayacağınız.

H.Y: Dili kullanış biçiminiz yer yer okuru şaşırtıyor ve sendeletiyor. Alelade bir söyleyişle geçtiğimiz kelimelere başka anlamlarla yaklaşmanın şiire ne kadar uygun düştüğünü hisssettiriyor. “Ana dil, sağladığı bütün imkânlarla birlikte mensuplarını kendisine sağır da etmiştir.” diyor Hayriye Ünal. Siz sağırlığa bu şekilde “ses” ve “ anlam” imkânları sunuyor olabilir misiniz?
Ö.B: Sorunuz beni sevindirdi çünkü şiirimin hedeflerinden birisine ulaştığımı düşündürtüyor bana. Teşekkür ederim öncelikle. Ve evet, dilin, özellikle Türkçe’nin çok imkânlı olduğunu düşünüyorum. Aslında İngilizce harici başka bir dil bilmemekle birlikte yaptığım okumalar bu tezimin doğruluğunu gösterdi hep. Türkçe yurdumdur benim bir yandan. Bu dille şiir yazdığım, Türk şiirine mensup olduğum için çok mutluyum.
Kelimeleri yan anlamlarıyla, gizli anlamlarıyla kullanabilmek, okurun sizin deyiminizle “sendeleyeceği” sarsılacağı şiirler kurabilmek ne güzel benim için. Kendi ikna olmadığım herhangi bir şiiri okura sunmadığıma emin bir şair olarak buna devam etme gayretimden emin olabilirsiniz.
H.Y: Özellikle ilk üç kitabınızda “baba” imgesi şiirlerinizde ağırlıklı yer tutuyor. “Bu son olsun yazmam daha babam şiiri, merak etmeyin” diyerek bitiriyorsunuz üçüncü kitabınız olan “Astigmat Sarı” yı. “Sizin hiç babanız öldü mü” dizesi kadar sarsıcı bir başka dize daha tekrar ediyor o şiirde: “ben seni seviyordum sen neden öldün?” Her şiir personası kendisi değildir elbette ama şiire biyografiyi bilerek bakmak sizin şiiriniz için anlama katkı sunar mı? Çünkü bir yazınızda da “ bence şiirde anlamdan vazgeçen okurdan vazgeçer” diyorsunuz.
Ö.B: Baba figürü benim ilk üç kitabımda vazgeçemediğim bir figür bu çok doğru. Bunun benim için anlamı çok büyük, babamla ilgili sayfalar dolusu anlatabilirim ama bir yerde artık bundan kurtulmam gerektiğine dair bir his de oluştu kitapların ve babamdan bahsettiğim şiirlerin sayısı arttıkça. Dolayısıyla bahsettiğiniz hesaplaşma şiiriyle buna son vermek istedim. Başarıp başaramadığımı göreceğiz, çok iddialı bir dize ama hayatımda bunca yer tutan bir kaybı şiire yansıtmadan ne kadar ilerleyeceğim ben de merak ediyorum. Babamı benim için erken bir yaşta -ki insan kaç yaşında olursa olsun elbette baba ölümü erkendir- sağlıklı zamanlarını çok da hakkını vererek yaşayamadan kaybetmiş birisi olmamın etkisi çok büyük. Bir de şairdi babam, kimse bilmez ama ben bilirdim aynalı dolabın altında sakladığı el yazısıyla yazdığı şiirlerini. Şiire yönelmemin en önemli sebeplerinden birisiydi belki kendisi de farkında olmadan.
Şiire biyografiyle bakmak böyle örneklerde elbette doğrudan katkı sunar ama her şiiri şairinin yaşamıyla okumak bizi hataya düşürebilir. Çünkü tamamen kurmaca şiirlerim de var, olacak da. Hatta çoğu böyledir diyebiliriz. Ben okurun neresi kurmaca neresi benimle doğrudan ilgili bilmeden, tamamının kurmaca olduğu zannıyla şiirimi okumasını tercih ederim doğrusu. Çünkü bizler ölümlüyüz, herkesin yaşamı kendisi için biricik. Okur ise kalıcıdır, okuyanlar değişse de okur kavramının kalıcılığından söz ediyorum.
Kendi okumalarımda şair “magazinleşen” bir hikayeye sahip değilse salt şiirin kendisine ve bende bıraktığı ize/etkiye/duyguya bakmayı tercih ediyorum.

H.Y: Diğer kitaplarınızda toplumsal konulara hassasiyet görülmekle birlikte son kitabınız “Kaçıncı Tekil”de daha doğrudan ve sarsıcı bir yaklaşım hissettim okur olarak. Katılır mısınız? Bu bağlamda bir soru daha sormak isterim: “yok saysanız da varım, her şeyin farkındayım” diyen şair kimliğiniz; yirmi bir yaşında vincin altında kalan ama aslında hiç yaşamayan gence, emekli maaşıyla ev alamayan yaşlıya, ağlamak için birilerinin ölmesini bekleyen ve türlü bahanelerle öldürülen kadınlara, “iyi insan olduğunu sanan” ama olmayanlara dikkat çekerken “lanet olsun en çok farkında olmaya” da diyor; âdeta gizem bozucu bir aynayı okurun boynuna takıp bu “farkındalığa” onu da ortak ediyor. Bu minvaldeki eserleriniz şiirin sadece entelektüel bir etkinlik olmadığını, insanî olana da vurgu yapması gerektiğini düşündürüyor; ne dersiniz?
Ö.B: Sorunuzla işaret ettiğiniz durumu daha önce “Kaçıncı Tekil” özelinde yapılan söyleşilerde dile getirdim, çok yerinde bir tespit bu. Önceden yayımlanan kitaplarımın aksine bu kitapta çok daha politik bir şiir yazmanın peşindeydim. Başarabildiysem ne mutlu bana. İçinde yaşadığımız coğrafya, bu ülke, çok zorluklardan geçti, geçiyor, güzel dünler geride kaldı umutsuzluğuna düşmeden daha refah, mutlu, daha sosyal, daha adil bir ülke hayalini diri tutarak şiir yazıyorum. Yaş aldıkça şiirin bu konumda çok daha etkili olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her şey sınıfsaldır, bunu geçelim; deme noktasına geldim. Şiirim ne kadar ayna olur, kim neyi ne kadar fark eder bilemiyorum ama artık suya sabuna dokunan şiirler yazmak istiyorum.
Bu önceki kitaplarımda amacım bu değildi demek değil elbette, yine kalemim yettiğince duruşumu şiirlerime yansıtıyordum ama daha doğrudan söylemek, daha fazla görüş belirten, gizlenmeyen, daha cesur şiirler yazmak gayem yeni şiirlerim için amaçlarımdan birisi.
Slogan şiirler yazmak peşinde değilim. Kendi şiir sesimi koruyarak yazılacak şiirlerden bahsediyorum elbette.

H.Y: Aşkar dergisinin yayın kurulundasınız, şiir editörlerinden birisiniz. Her ay “bence” başlığı altında yazdığınız yazılarda şiir ile ilgili değinileriniz de oluyor. Bu yazılardan birinde “ bence bir yayınevinde editörseniz sorumluluğunuz sadece kitap yayımlanana kadar olmamalı. kitabın yolculuğunda da ona eşlik etmeli; şairi, yazarı yalnız bırakmamalısınız? “ diyorsunuz. Burayı biraz açar mısınız?
Ö.B: Aslında son kitabımın yaşadığı talihsizlikler üzerinden belirttiğim bir görüş olmasına rağmen bunun genel bir sorun olduğunu düşündüğüm için elbette konuşalım. Şiir dosyaları yayınevlerinde çok uzun zamanlar bekliyor. Benim için söz konusu olmasa bile genç şairlerin kitapları bu kadar bekledikten sonra 250 tane ya da 500 tane basılıyor. Bu 80 milyon insanın yaşadığı bir ülke için oldukça dramatik. Kitaplar yayımlandıktan sonra tanıtımları yapılmıyor ve şairler kendi başlarına tanıtım yapmakla da uğraşmak zorunda kalıyorlar. Editörlük böyle bir şey değil, olmamalı bence. Dosya sürecinden itibaren şair-editör ilişkisini çok önemsiyorum.
Kendi editörlük tecrübeme dâhil olan tüm şair arkadaşlarım şunu bilir, ben bana yollanan hiçbir şiire öylesine cevap yazmam. Beğenmediysem neden beğenmediğimi, beğendiysem neden beğendiğimi belirtmeye çalışırım. Tamamen gönüllükle yapılan bir iş için oldukça büyük bir emek bu, farkındayım. Ama hiçbirimiz editör olmak zorunda değildik, işini hakkıyla yapan editörleri tenzih ediyorum ama maalesef şair bu dönemde oldukça yalnız başına kalmakta.
Bunun değişeceği günler için çabalamaya devam edeceğim.

H.Y:Günümüz şiirini de yakından takip ettiğinizi zaman zaman yaptığınız paylaşımlardan görüyoruz. Sizin de kitaplarınızda teknolojiye, modern yaşama atıflar var. Özellikle “Ben Seni Sonra Ararım.” ve “Kaçıncı Tekil”de bunu daha çok hissettim. Her gün içine gömüldüğümüz gösterge denizinde şiirin “şey” leşme, “nesne” leşme tehlikesi var mı sizce? Görsel ve deneysel şiire bir illüzyon olarak bakmak mümkün mü bu noktada? Deneysel ve görsel şiirle ilgili tavrınız nedir?
Ö.B: Öncelikle hayatımıza dair/dâhil olan her şeyin şiire girebileceğini savunuyorum. Bir beis yok bunda. “Şey”leşme “nesneleşme” tehlikesini de dâhil ettiğim şeyleri nasıl dâhil ettiğime dikkat ederek yol alıyorum. Benim yaşadığım ilk 25 yılda şu an olan teknolojinin fersah fersah uzağındaydık, yine şiirler yazılıyordu. Şimdi aklıma bir örnek gelmiyor ama o zamanın teknolojisi her ne idiyse onların da şiire dâhil edildiği şiirler okuyorduk. Burada asıl handikap “o anlık” “akışta” olan bir şeyin şiirde kullanıldığında uzun yıllar sonra bir anlam ifade edip etmeyeceği olabilir ama zaten şiire kıymet veren okur eğer merak ederse o bağlantıyı da mutlaka bulacaktır, diye düşünüyorum.
Deneysel şiir, görsel şiir konusu benim için oldukça net. Ben şiirlerinde denemekten vazgeçmeyen bir şairim, her kitabımda mutlaka bir örneğini okura sunmaya çalışıyorum. Fakat şairliğini kabul edemediğim, henüz ikna olmadığım bir ismin deneysel şiirine aynı gözle bakamıyorum; yalan olmasın. Deneysel şiirin bir etkisi var mı, neye yarar sorusunun cevabı bu deneysel şiiri yazanın kim olduğuna bağlı olarak değişiyor benim için.
Görsel şiir kitapları okudum, belki de “baktım” demeliyim. Benim için çok handikaplı, aklımın kesmediği bir dal ama benim aklımın kesmiyor olması kıymetli olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Ben görsel şiir üretebilecek bir şair değilim buna eminim.

H.Y: “cevabını bildiğimiz soruları sormamalıyız” diyorsunuz bir şiirinizde. Bize, cevabını merak ettiklerimize karşılık verdiğiniz için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ö.B: Evet var, kitaplarımla ve benimle ilgili daha önce yapılmış söyleşilere bakarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, bu kadar derinlemesine okuyup, bu kadar yerinde sorular hazırladığınız için size ayrıca teşekkür ederim. Dilerim cevaplarım sorularınızın yeterli karşılığı olabilmiştir.

