Hümeyra Yargıcı & Hüseyin Kılıç

Hümeyra YARGICI: Merhabalar, öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk kitabınız  “Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz” 2022’de yayımlanmıştı. İkinci kitabınız “Küçük Bir İhtimal” ise 2024’te okuyucuyla buluştu. Dergilerde de üretimleriniz devam ediyor. İzninizle ilk sorumu sorayım. Hikâyelerinizi okurken sürekli yeni insan toplulukları ile tanışıyormuşum gibi bir hareketlilik hissettim. “Hikâye, sürekli bir tanışma ve taşınma hâlidir.” diyen bir başka yazarı hatırlayarak… Siz ne dersiniz?

Hüseyin KILIÇ: Ve aleyküm merhaba. Ben de size ve Altro ailesine beni ve kitaplarımı ağırladığınız için çok teşekkür ederim. Ne güzel bir soru bu ya da ne güzel bir izlenim. Hikâyeleri yazarken ya da kitap dosyasında toparlarken farklı karakterler olsun diye bir niyetim olmadı ama eğer çeşitlilik olduysa bundan memnuniyet duyarım. Söylediğiniz cümleyi bozarak şöyle diyebilirim belki: “Günlük hayatı sürekli bir tanışma ve taşınma haline çevirirsek nasıl hikâyelerle karşılaşabileceğimizin sınırı yok.” Tanışmak basit bir merhaba-merhaba yerine karşıdakini dinleyerek gerçekten mümkün olduğunca tanı-ş-tığında anlamlı oluyor tabii. Taşınmadan kasıt da illa şehir ya da ev değişikliği değil elbette, vapurda otururken ayağa kalkmak, kafede farklı bir masaya geçmek bile bu harekete dâhil. 

Yazmak için değil ama kendim için bunu yapmaya çalışırım günlük hayatta, zira iyi hikâye ne kadar güzel olursa olsun durup dururken gelmez insana. Yazdıklarımda da varsa bunlar ne güzel.

H. Y: Mizahı ve ironiyi tadında kullanan renkli bir üslûbunuz var. Tahkiye şekliniz bazı öykülerinizde meddahlık geleneğinden beslenen izler taşıyor, okuru kurguya dâhil eden tutumunuz “kurmaca”nın sınırlarını hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Oyalanmayı, yavaşlığı kaybeden modern okura hitap etmek anlatıcı için nasıl bir duygudur? 

H. K: Okur neyse anlatıcı da o aslında, titrlerinin farklı olması aynı on yedi kasım 2025e uyandıklarını, aynı toplumda günlerini geçirdiklerini, aynı tetikleyici mekanizmalardan beslendiklerini değiştirmiyor. Zamanın ötesinde yazanları saymazsak okura, sizin kelimelerinizle, oyalanmadığını yavaş olmadığını düşündürmeyen metinler oluşturabilenler kendilerini daha çok okutabilir, diyebiliriz sanırım. 

Bana gelirsek, benim hikâyelerimde zaten okurla aynı masada anlatıcı kılığında ben varmışım ve telefonlara ellerinin gitmemesi için heyecanı kaybettirmemem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hikâyeler, romanlar, eleştiriler, anlatılar vs.de yer alan her cümleyi bir telefon oyunundaki koyunlar gibi düşünün. Yazar da bir ipten bu koyun sürüsünü geçirmeye çalışan bir cambaz, oyunbaz. İzleyici her kafasını başka yere çevirdiğinde bir koyun düşecek ve sürünün en az kayıpla karşıya geçmesini sağlayan yazar okurun gönlüne girebilecek. Ben okuru değilse de sürüsünü yani kelimelerini, cümlelerini düşünen birisi olarak her zaman en yüksek skoru yapmaya çabalıyorum bu oyunda. 

H. Y: Müthiş bir iletişim ve enformasyon sağanağı altındayız. Anlık paylaşımların ve giderek daha perdesiz hâle gelen görüntülerin arasında anlatmak, öykülemek;  zamanı anlamlı kılmaya çalışmak sayılabilir mi? 

H. K: Fularımı ve kemik çerçeveli gözlüğümü takıp uzaklara hülyalı bir bakış attıktan sonra “Anlatmak bir yanılgıdır.” diye cevaplamak isterim bu soruyu. Bu arada söyleşiyi okuyanlar tercihlerine göre Sauvignon Blanc ya da Çaykur Rize Noir içmeye başlayabilirler. Anlatmak bir yaratım yanılgısıdır bence. Kafamızda uçuşan fikirlere, karakterlere, olaylara bir ruh üfleme arzusuyla onları kâğıda döküyoruz. Kâğıtta yeterli can bulmadığını gördüğümüzde Storytel vs. ile konuşturuyoruz, çok eskiden direkt konuşturmayla başlıyormuş bu süreç. Konuşturma yetmediğinde tiyatroda sahneliyoruz. Sahneleme yetmediğinde sinemaya geçiyoruz, fona müzik ve özel efekt ekleyerek iyice canlandırmaya çalışıyoruz. En nihayetinde aynı gerçekmiş gibi çok sahici sanal gerçeklik geliyor. Ama asla o gerçeğe ulaşamıyoruz. Anlatıcı, mutlak yaratıcı olmadığını asla kabullenmiyor. Allah yukardan yahut yanı başımızdan bize gülüyor muhtemelen. Yine de anlatıyoruz. Belki de başka ne yapacağımızı bilemediğimizden yapıyoruz bunu.

H. Y: İşportacılara Ölüm”, “Melekler ve Şeytanlar” isimli öykülerinizde fonda arabesk çalıyor gibi. “Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz”  de ses üzerinden ilerleyen bir öykü. İki kitabınızda da anlatının yanında akışta bir “sesler topluluğu” var. Yani öykülerinizde belirgin bir “ses” hissediliyor. Peki siz anlatılarınızı müzik üzerinden tanımlayacak olsanız “jazz,” “arabesk” “rock” arasından kişisel olarak kendinizi nereye konumlandırırdınız? Bu bağlamda bir soru daha eklemek istiyorum: Ferdi mi, Orhan mı, Müslüm mü? 

H. K: Kulağınıza seslerin çalınması da beni mutlu eden bir başka nokta oldu. Ne güzel 🙂 Farklı tarzdaki şarkılardan keyif alma konusunda janr yelpazemin birçok kişiden daha geniş olduğunu düşünüyorum. Tom Waits, Ferdi Tayfur, Murat Kekilli, Zeki Müren, Beatles, Neşet Ertaş, Rafet El Roman, Nancy Ajram, Leonard Cohen, Gülşen Kutlu vs. her birini aynı coşkuyla dinleyebiliyorum. Arabada giderken genellikle TRT Türkü, Radyo Seymen ve Pal Nostalji arasında gidip gelirim. Lise döneminde doksanlar popun yanında bol bol arabesk dinledim, şimdi de arada sırada dinlemeye devam ederim. Arkadaşlarımın antin kuntin dediği etnik gutnik müzikler de zaman zaman dinlerim. Bir de iki üç yıldır ud çalmayı öğrenmeye çalışıyorum. Fonda çalan müzikler de bunların her birinin karışımı olmalı, bazılarının ön plana çıkması da doğal gibi geliyor. 

Ve tabii ki Ferdi Tayfur.

H. Y: İkinci kitabınızın başlangıç öyküsü kitabın son öyküsü ile bütünlük arz edecek şekilde kurgulanmış ve “son”da “öyle kelimelerle kalakalan”, “kelimelerin ağırlığını” taşıyamayan kahramanlarınız var. “söz” ün taşıdığı mahiyetten memnun olmamak hikâye anlatmanın neresinde duruyor sizin için?

H. K: Memnuniyetsizlik, anlatma dürtüsünün harekete geçmesi için mutlak şart olmasa da gerek şart bence. Bir şeyi tam anlamıyla beğenmiyorsun ki onu farklı bir şekilde anlatma çabasına girişiyorsun. Beğendiğin şeyi anlatıyorsan da onun çok az kişi tarafından bilinmesinden memnun değilsin ya da daha güzel olabileceğini düşünüyorsun demek ki. Bahsettiğiniz özellikle  “Daha” öyküsündeki kelimenin ağırlığına gelince o öyküde neredeyse ete kemiğe bürünmüş olsa da hem günlük yaşamda hem anlatılarımızda her kelimenin hatta noktalama işaretinin, duraklamanın bile bir yeri; anlamı var. Çok kurulan cümlelerde, kullanılan kelimelerde bunu fark etmek zor olsa da bazen tek bir kelime  bir anda ondan beklenmeyen bir heybetle karşımıza dikilebilir.

H. Y: “Fantastik”, özellikle ikinci kitabınızda oldukça yer tutuyor.  Bunun yanında “Koltuk”, “Kavanoz”, “Küçük Karasinek”  alegoriler üzerinden,  “Melekler ve Şeytanlar” kahramanı üzerinden sistem ve sınıf eleştirisi yapıyor. Tarihsel birikimimize baktığımızda Doğu hikâyeciliğinde fantastiğin Batı’dan önce yer aldığını görüyoruz. Sizin anlatımınızda da gerçeklerden kaçmadan “düşsel” e kucak açan bir tutum var. Bu beslenmenin sizdeki karşılığı nedir, merak ediyorum. “toplum” ile ilgili olana özellikle kapı aralamak gayeniz var mı? 

H. K: Özel olarak toplumu ilgilendiren konulara kapı aralayayım, diye bir düşüncem yok yazarken hatta genel olarak şunu anlatayım diye bir sınırım ya da şartım yok. Bununla birlikte dikkatimi çeken, yazıya aktardığım hikâyeler;tam mekanizmayı anlayamasam da doğal olarak yaşadığım, öğrendiğim, gördüğüm, duyduğum, hissettiğim şeylerden süzülerek iyi ya da kötü birer metne dönüşüyorlar. Fantastik burada gerçekten kaçmak ya da düşsel dünyalar yaratmak yerine teknik bilgimin elvermediği ya da dümdüz anlatmanın çok etkili olmayacağı yerlerde meramını aktarmak için daha kestirme ve daha kolay bir yol olabilir diye düşünüyorum. 

H. Y: “Koşan Adam” öykünüz Stefan Zweig’in “Amok Koşucusu” isimli öyküsünü hatırlattı. Elbette bağlam farklı olmakla birlikte “Sezai Amca’ nın koşusu” nun kriz zamanında anlatılan hikâyelerin kişilerde ve toplumda iyileştirilmesi gereken noktaları imlediğini düşündürdü. Ne dersiniz? Hikâye yeni bir başlangıç ya da dönüşüme de sebep olabilir mi? 

H. K: Keşke. Ama imkânsız değilse de çok zor. Sen yazan kişi olarak istediğin kadar ulvi amaçlara, hatta kötü emellere sahip ol birisine etki etme ihtimalin çok az. Metnin, hikâyen ne kadar edebi, akademik hatta ulvi olursa olsun hızlıca tüketilen bir şey olmaktan öteye gitmesi çok zor. Tüm hikâyelerin illa yüce amaçları olması gerekir demiyorum ama sadece bir kişinin hikâyesiyle bir başlangıç ya da dönüşüm çok zor. Birçok kişinin hikâyesinin birleşimiyle ortaya çıkan yeni ve büyük hikâyenin o gücü olabilir ama şu anda o büyük hikâyenin adı hız ve tüketim. İlerde ne olur, yaşayıp göreceğiz.

H. Y: Son zamanlarda küçürek öykülerinize de rastlıyoruz. Bunda hayatın eskisinden de hızlı akıp gitmesinin ve insanların uzun şeyler okumayı tercih etmemesinin rolü var mı? Yazı süreciniz ileride daha kısa anlatılara yönelecek, diyebilir miyiz? Farklı edebî türlerde de üretim yapmayı düşündünüz mü? 

H. K: Diyemeyiz 🙂 Özellikle daha kısa yazılara yönelmekten ziyade son zamanlarda bilgisayarı bir şeyler yazmak için daha az açmamdan kaynaklandı sanırım bu kısa metinlerin ortaya çıkışı. Yazdıklarıma küçürek-büyürek, öykü/roman demeyi sevmiyorum aslında. Ben bir şey anlatıyorum ve onun uzunluğuna göre akademi ve piyasa bir isim veriyor, ister istemez o ismi kullanmak zorunda kalıyoruz. Bazen işimizi kolaylaştırsa da yazma sürecinde ismini vererek bilgisayar başına oturmak çok doğru gelmiyor. İlerde ne yazarım gerçekten bilmiyorum. Kafamda dönen birkaç metin var, şimdilik onları düşünüyorum ve bazen araya farklı karşılaşmalardan kaynaklı başka fikirler/metinler girip rol çalıyorlar. Kafamdaki metinleri – yapabilirsem – bitirdikten sonra yazdıklarımın nereye gideceği de o zamanki ruh hâlime ve koşullara göre değişir sanırım.

H. Y: Günümüzdeki iletişim teknolojilerinin, pazarlama stratejilerinin de bir anlatısı olduğunu fakat bunu araçsallaştırıp ticarileştirdiklerini düşünüyor musunuz? Yani hikâyeler sattığı için anlatılıyor olabilir mi, bu durum yaşamı bir tüketim olarak anlatmanın yolunu açıp insanı asıl hikâyeye körleştirir mi? 

H. K: Benim düşüncemden ziyade ortada olan bir durum bu. Trend olarak son on beş yıldır belki “storytelling önemli, markanızın bir hikayesi olmalı” cümlesi daha sık kullanılır oldu, sosyal medya kanalları sayesinde/yüzünden üç takipçili içerik üreticileri dâhil herkes kendini önemli marka zannedince/zannettirmeye çalışınca da hikâyenin ekseni kaydı, diyebiliriz tabii. Asıl hikâyeyi ya da asıl hayatı ıskalayan bir geleceğe gidiyor gibi görünüyoruz ama bir noktada zombiye dönüşmezsek tekrar dönüşü de mümkün buluyorum. Ha, orada da bize yeni eski hayatı satacak olan açıkgöz tüccarlar olacaktır ama varsın olsun.

H. Y: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

H. K: Çok fazla kitap var, hepsini okumak imkânsız, o yüzden benimki gibi kitaplar okura ancak birer birer ulaşabiliyor. Buna katkıda bulunduğunuz için müteşekkirim. Ulaşabildiğim ve kitapları okuyan herkese de ayrı ayrı teşekkür ediyorum, zira tek tek teşekkür etmek de o kadar çok vakit almayacaktır 🙂 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir