
“Bağımlılık hastalığın kendisi değil, bir semptom. Dolayısıyla onu tedavi etmeden önce kaynağını bulmalıyız. Bu süreçte senden daha güvenli bir limana sığınmanı rica edeceğim. Ancak bu şartla çıkmana izin verebilirim.”
Duvardaki afişe baktım. Bir seminer için tasarlanmış. Oltasına yeni bir balık türü takılmış balıkçı edasıyla, büyük puntolarla, “BENZODİAZEPİN BAĞIMLILIĞI TEDAVİSİNDE YENİ DÖNEM” yazıyor.
“Nedir o?” dedim. Şart, yuttuğun dilini kes olsa kabul edecektim o ân. Orada kaldığım her dakika beni bir karar vermeye zorluyordu. Görünüşte her şey benim kontrolüm dışında gibiydi. İlaçlarım getiriliyor, yemekhaneye çağırılıyorum, çarşaflarım değiştiriliyor… Lakin hepsi bir gün ilaçlarımı getirmeme, yemekhaneye çağırmama, çarşaflarımı değiştirmeme umuduna sarılarak yapılıyor. Bu geçicilik tıpkı çocukluktaki o bakımın boy atınca sona ermesine benziyor. Gel gelelim o yaşlarda onun geçici olduğunun farkında değildim. O bilinçsizlik “karar almama kucaklarına” kanguru yavruları misali bir huzurla sarılmama olanak veriyordu.
“Âşık olacaksın…” dedi. “Birine, bir şeye, bir hobiye, bir arabaya? Bir renge!” Düşünüyordum. Burada kalamazdım. Kararsızlık lüksümün her ân sonlanabileceği farkındalığı, hiç kararsız kalamamamdan daha beterdi. “İnan bana bir reçeteye sığınacağına, bir insana sığınman herkes için en iyisi olur. Rivotril, vücuduna ne yapıyorsa aşk da farklı bir şey yapmayacak. Bilincini kapatacak, hafızanı bulanıklaştıracak, sorumluluklarının arttığını sanarken sorumluluklarını eritecek…”

Ne anlatıyordu bu kadın? Taburcu olmamın şartı âşık olmak değil de yaralı âşık bir terapistin travmalarını dinlemek miydi? “Acı reçete bu. Eroin bağımlılarının düşük dozlarda morfinle tedavi edilmesi gibi düşün.”
Kimi kandırıyordum ki? Düşünmek için zamanım vardı fakat hakkım yoktu. Önceliklerimi gözümün önünden geçirdim. Buradan çıkmalıydım, yolu terapist kadını ikna etmekti. Bunu mümkün olduğunca az karar alarak yapmalıydım, kapı her şeye “evet” demekle açılıyordu.
“Sessizliğimi bozabilir miyim?” dedim. Sağ elini avucu yukarıda, öne doğru uzattı. “Akşam yemeğinde eşlikçiye ihtiyacınız var mı?” diye sordum. İki elini neredeyse duacı pozisyonunda birleştirdi. Parmaklarını yavaşça kenetledi. Ardından sessizlikler bozar gibi açtığı parmaklarıyla reçete kağıtlarına bir şeyler karaladı.
“İşlemler bittiğinde arayabilirsin” dedi. Biliyordum! Kapıyı ardımdan kapatırken yumruk yaptığım kolumu havaya savurdum. Bütün o büyük harfli seminerlerin, büyük iddialı cümlelerin küçük profesyonel tavırlardan doğduğunu biliyordum.
***
Anlaştığımız mekâna giderken ofisteki sözlerini düşündüm: “Sorumluluklarının arttığını sanarken sorumluluklarını eritecek!” Hiç de acı reçete gibi duyulmuyordu. Bu doğrudan aradığım anahtardı. Başka bir Emir’in toprağında tarlasını sürmeliydim. Her şeye bir prospektüs yazmaya çalışıyorum. Bu alışkanlığı rehabilitasyonda mı edindim bilmiyorum lakin huzurun prospektüsü, kendi tarlanda çalışmamakta yatıyordu. Otuz yedi senelik hayatımda öğrendiğim ilk harf buydu. Böylelikle gece olduğunda ne kadar para verileceğini hesaplamayacaktım, ne kadar para alacağımı bilecek ve usluca bekleyecektim.
Masaya da aynı usla oturdum. Siparişler verildi. İçkiler söylenecekken masaya doğru eğildi: “Çıktığından beri bir yerlerden Xanax, şu bu bulmadın değil mi?” diye sordu. Flört böyle ediliyor olmalıydı. Ben de kollarımı bir miktar yanaştırdım: “Yok… Sen hiç yeni bir seminerde konuştun mu?”
Kollarının beraberinde yüzünü de yaklaştırdı: “Hayır, peki ya antipsikotik?” Aynısını denedim. İnatçı keçiler misali dirseklerimizi tokuşturacak pozisyonda, “Temizim, yeni bir makale de mi yok?” dedim. Oyunu bozdu, “Tamam, alkol kullanabiliriz” dedi, iki kadehe doldurulmuş bir bağ sipariş etti.
O ânda ben de “Tamam!” dedim. “Tamam ya bu kadınla olur. Keşke yemeği sipariş ederken de böyle öncü davransaydı.” Rehabilitasyondan çıkmanın en kötü yanı, terapistin yanı sıra randevuya çıktığın kadınlara da ayık olduğunu kanıtlama zorunluluğuydu. Akıllarında izlenmesi gereken bir yol vardı. Eve hangi sokağın gittiğini bildikleri gibi, bir eski bağımlıya da şu sokaklardan gidiyorlardı: bu herif, her şeyini kaybetmiş > bu herif, her şeyini geri kazanmak istiyor > bu herifin isteği, her şeyini kaybettiren şey tarafından baltalanabilir vd.
Haklı oldukları bir sokak vardı aslında. Her şeyimi kaybetmiş olabilirdim fakat istediğim (evvela) her şeyimi geri kazanmak değildi. Kaybettikten sonra bırak hepsini, bir tanesini kazanmak için dahi yeni her şeyleri vermeye hazır hâle geliyor insan. Açıkçası aklıma bayılıyorum. Şahane köprüler inşa ediyor. Düşünceler arasına halatlar geriyor. Lakin bir kararla öteki arasında, adım boyu mesafe olsa yine geçemiyor. Kendi toprağını sürmeme prospektüsünü öğrendiğim üzere herkesin bir laneti olduğunu da öğrenmiştim. Benimkisi terapistlere değil de kendisine âşık edecek bir akıl fakat onu kullanarak karar vermeye pazuları yetmeyecek denli güçsüz bir gönülle doğmak olmalıydı.
“Kadere inanır mısın?” diye sordu. “İnanmak isterim…” diye cevapladım. Aksi takdirde bu söylediğim balığın kılçığının muhtemel partnerimin boğazına kaçabilme ihtimali, benim sorumluluğumda olurdu. Tabağını benimkine yaklaştırdı. Dirsekler kadar tabakların da dokunmaya ihtiyacı olmalıydı. Tekrarladım. Bu oyundan fevkalade keyif alıyorum! Ne vakit kendimi televizyondaki bir Frank Sinatra misali izleyebilsem bağırsaklarımdan göğsüme birkaç kelebek uçuşuyor.
Sorular, yakınlaşan nesneler ve bağırsaklarda sıkışmış gazlar üst üste binerken; aklımı bir soru kurcalamaya başladı: “Ne yapmalıydı?” Bir şeyler yapmak gerekiyordu kesinlikle. Prospektüslerin hepsinin temel iki yönlendirmesi vardır: şu saatte, şu yolla alın. Kararlaştırdığımız saatte, devasa bir kalçayı andıran ilaç kutusuyla masadaydık. Lakin onu hangi yolla kullanmalıydı?
Üstelik! Bütün soruları yapar mısın, eder misinden evet hayır çizgisine kaymıştı ki, iki cevaptan birini vermemle birini öldürmekten feci derecede korkuyordum. Buraya cevap vermemek için geldiğim gerçeği de vardı. Açıkçası her şeyin doğru gitmesinden de son derece ürkmüştüm. Vücudum titrer, alnım terlerken; midem, neyi sindirmek istiyorsa karşımda o görünümde biri oturuyordu. Fakat onu biri olarak bırakmalıydı. Daha fazla tanımadan, daha fazla cinayet işlemeden tuvalete kaçmaya yeltendim.
İşte, gerçek acı reçete buydu! Günün kararlar zincirini kırmak adına son lakin büyük bir karar vermek… Attığım her adımda sırtımda, masamda bıraktığım evet hayırlı soruların bakışlarını hissediyordum. Kabine girdim. Cebimden ilaçlar formuna bürünmüş, irade-i intiharlar çıkardım.

Şarjörün kararlarımı elimden alacak kadar miktarını, yuttuktan birkaç dakika sonra kendi bedenimden tutulup çekildiğimi hissettim. Kabinin bir metre ötesine bırakılmış kapının önünde sırtımı, bir televizyon seyreder misali izliyordum. Hoparlörden sesler duyuluyordu: “Kazazede bedeninden tahliye edildi. Yaralarına Frank Sinatralar sarıldı.”
Artık evet diyecek olan da hayır diyecek olan da ekranın ardındaki Frank Sinatra idi! Masaya dönerken gördüğü oturan kalçalar, artık devasa dişleri olan birer tehlike formunda değillerdi. Frank Sinatra bir şeyleri hatırlar oldu. Tabii ya, esas tehlike ayıklıktı! Ayık kalırsa bu kalçalara bir gelecek borçlanacaktı. Kendi reçetesini uyguladığında ise sadece bir gece sunmakla paçayı sıyırabilecekti. Geceler ehvenişer olmalıydı, öyle ki gelecek her daim alacaklı çıkıyordu!
Geri döndüğünde balıkları sipariş ettiği için endişe duymuyordu. Kadına içeceği seçtirmesinin utancını bir soru sorarak dindirmeyi denedi: “Hangimizin evine gidelim?” Her şey çok hızlı olup bitti. Frank Sinatra uykuya dalar misali sahneden inmiş veya sahneden iner misali uykuya dalmıştı.
***
Rüyamda bir banyodaydım. Banyoda olmama rağmen tavandan yağmurlar yağıyordu. Kapı kapalıydı. Dışarıdan birtakım sesler geliyordu: “Bu odada ebeveyn banyosu, koridorda da çocuk banyosu var.” “Bu fiyata?” Rüya bu ya ebeveyn banyosuna iki ebeveyn birden girmeliymiş gibi bir ampul yandı tavanımda.
O ânda, banyo fayansının üstünde, dört ayak üstünde durmuş bir kadın fark ettim. Eteğini indiren, iç çamaşırın lastiğine takılan bir şemsiye sapı elimde… Sapın yukarısından tavandan akan yağmur damlıyor.
Uyandığımda yatak odamın ebeveyn banyosunda bir kadın vardı. Yeni alındığı komodinin üstündeki yırtık ambalajdan belli bir diş fırçasını ağzına tutuyordu. Neden orada olduğunu anlamaya çalışırken biraz doğruldum. Sırtımı gerdiğim ânda üstümden düşen ince örtünün altından tenim, bütün soğukluğuyla açığa çıkmıştı.
Hızla örtüye yeniden sarıldım. Kadın ardını döndü. Sorar gözlerle bakıyordu. “Aptal herif!” dedim kendime. “Aptal herif… Kendine anksiyolitik mi verdin?” Örtümü suratıma çektim. Çocukken o haberi aldığımdaki gibi. Ceplerimi yokladım, kaç Frank Sinatra kalmıştı?
Beyaz bir odada, dünden hatırladığım tek sahnedeki gibi sorguya tutuluyorum. Hatırladığım her şey soruluyor. Elimden geldiğince cevaplıyorum: “Anne ile baba, ebeveyn banyosundaydılar. Sen neredeydin o sırada? Yatağın altında, onlardan saklanıyordum. Ne oldu banyoda? Baba, belinde şemsiye ile banyoya girdi. Düşme sesi mi duydun, yoksa şöyle (eline vuruyor) bir ses mi duydun? Şemsiye açma sesi duydum. Sanki içeride yağmur yağıyormuş gibi bir ses de vardı. Neden sesi duyduğunda birine gitmedin? Kararsız kaldım.”
Travmaların en kötü yanı, sonsuza dek onları yaşarken verilen tepkileri tekrarlama döngüsü idi. Otuz yıl sonra yine yatakta; üstüme örtü çekmiş, kararsız kalmıştım. Beni mahveden şey travmalar mıydı, bağımlılıklar mıydı; yoksa, seçim yapmak mıydı? Daha kötüsü üçünün birden girdiği bir yatak mıydı?
Ocak 2026, Ankara
Batu’ya…
