Kenan, duvardaki saate bakmamaya çalışıyordu. Gözlerini kaçırıyor, önündeki ekrana eğiliyor, satırların arasında kaybolmayı deniyordu. Ama bakışları, kendisine ait değilmiş gibi, dönüp dolaşıp yine aynı noktaya saplanıyordu: Saat. Küçük, sıradan bir nesne. Ama o an, odadaki her şeyi geride bırakacak kadar büyüktü. Akrep ile yelkovan arasına sıkışmış gibiydi. İlerlemiyorlardı; sürünüyordu zaman. Her saniye, geçmek için izin istiyor gibi ağır, isteksiz ve dirençliydi. Çalışmaktan sıkılmış değildi. Sıkılmak, geçerdi. Onunki kalıcı bir şeydi. Aynı günün farklı saatlerde tekrar edilmesi değil; aynı hissin, aynı boşluğun, aynı yorgunluğun hiç değişmeden sürmesi. Sabah kalkıyor, hazırlanıyor, yola çıkıyor, bekliyor, çalışıyor, geri dönüyor, uyuyordu. Ve ertesi gün aynı yerden, hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlıyordu. Bir zamanlar “şimdilik” dediği hayat, fark etmeden kendisine yerleşmişti. Ofisin floresan ışıkları insanların yüzlerinden ifadeyi siliyordu. Herkes birbirine benziyordu. Aynı donukluk, aynı yorgunluk, aynı kabulleniş. Konuşmalar yüzeyde kalıyor, kelimeler ağızdan çıkıyor ama kimse kimseye ulaşmıyordu. Saat altıya yaklaşırken içinde bir rahatlama değil, tuhaf bir sönüklük yayıldı. İşin bitmesi bir kurtuluş değildi. Sadece ertelenmiş bir devamdı. “İyi akşamlar.” Sesi kendisine ait gelmedi. Yüzüne yerleşen gülümseme gibi… alışkanlık, refleks, boşluk. Dışarı adım attığında şehir üzerine çöktü. İstanbul gürültüsüyle değil, kesintisiz uğultusuyla yoruyordu. Kornalar, fren sesleri, birbirine değen omuzlar… herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten varamıyordu. Şehir, ilerleyen bir şey değil; sürüklenen bir şey gibiydi. O da o sürüklenmenin içindeydi. Duraklar, bekleyişler, sıkışan kalabalıklar… Her şey aynı hissi taşıyordu: yer yokluğu. Sadece bedeni değil, düşünceleri de sıkışıyordu. Aklında tek bir kelime vardı: Ev. Ama ev de bir çözüm değildi. Sadece dağıldığı yerdi. Kapıyı açtığında sessizlik onu karşıladı. Ayakkabılarını çıkarırken omuzlarından görünmeyen bir yükün kaydığını hissetti. Kısa, kırılgan bir rahatlama. “Dünya varmış…” Sesi neredeyse duyulmadı. İçerisi dağınıktı. Ama bu dağınıklık rahatsız etmiyordu. İçindeki düzensizliğin dışarı taşmış hâliydi. Toparlamak mümkündü. Ama istemek gerekiyordu. İstemiyordu. Midesi boştu ama açlık bile bastırılmıştı. Yapılması gerekenler gözünün önünden geçti: yemek, temizlik, duş… Hiçbiri ulaşılabilir görünmedi. “Beş dakika.” Yeterdi. Üzerindeki kıyafetleri değiştirmedi. Günün kokusu hâlâ üzerindeydi. Yatağa uzandı. Gözlerini kapattı. Karanlık. Bu, ışığın yokluğu değildi. Yoğun, katmanlı ve içe doğru çöken bir karanlıktı. Nefes almak zorlaştı. Sanki hava incelmiş, görünmeyen bir el göğsünü içe doğru bastırmıştı. Aldığı her nefes eksik kalıyordu. Elini uzattı. Boşluk bekledi. Fakat sert bir zemine dokundu. Adım attı. Ses yoktu. Yön yoktu. Zaman yoktu. Sadece ilerleme hissi vardı. Gerçi nereye doğru olduğunu bilmiyordu. Bir süre sonra ya da zamanın anlamını yitirdiği bir yerde uzakta bir ışık belirdi. Zayıf. Titreşen. Ancak varlığından vazgeçmeyen bir ışık. Koştu. Her adımda içindeki huzursuzluk büyüdü. Işık genişledikçe, içinde bir şekil oluştu. Bir koltuk. Kırmızı. Tanıdık. Ve üzerinde biri. Durdu. Gözleri kilitlendi. Dedesiydi. Yıllar önce kaybettiği adam… karşısındaydı. Yakın, gerçek ve ulaşılabilir gibi. Göz göze geldiler. “Neye bakıyorsun eşek sıpası? Gelsene.” Ses… Aynısıydı. İçinde bir şey gevşedi. Çocukluğundan kalan bir sıcaklık, kısa bir an için geri döndü. Unuttuğunu sandığı bir his, içinden
geçip gitti. Adım attı. Yaklaştı. Tam ulaşacakken her şey dağıldı. Işık söndü. Koltuk yok oldu. Dede toza dönüştü. Karanlık geri döndü. Ama bu kez daha ağırdı. Işık yeniden belirdi. Koştu. Aynı mesafe. Aynı sonuç. Her seferinde ses değişti. Sıcaklık silindi. Yerine bir kırılganlık yerleşti. “Gel artık…” Bir sonraki sefer: “Beni burada bırakma.” Sonra: “Lütfen…” Ses bu kez parçalanıyordu. “Kurtar beni…” Bu sözler içini parçaladı. Bu bir rüya değildi. Bir eksiklikti, zamanında yapılmamış bir şeyin yankısı. Daha hızlı koştu. Daha sert. Lakin mesafe kapanmadı. Her şey, tam aynı noktada, aynı şekilde dağıldı. “Uyan!” Yüzüne çarpan bu yankı kendi sesiydi. Acı vardı. Ama çıkış yoktu. Son bir çığlık. Sonunda gözlerini açtı. Nefesi düzensizdi. Kalbi hala hızla atıyordu. Bir şey eksikti. Tavan yoktu. Duvar yoktu. Evin tanıdık kokusu yoktu. Altında bir şey vardı. Oturuyordu. Kalkmak istedi. Olmadı. Bedeni, kendisine ait değildi. Yavaşça aşağı baktı. Kırmızı masaj koltuğu. Dedesinin yıllar önce alıp, kimsenin kullanmadığı o koltuk. Kalbi yavaşladı. Bir fark ediş gibi değil, hatırlayış gibi. Sanki bu an daha önce de yaşanmıştı. Gözlerini kaldırdı. Karanlık. Bu karalık artık yabancı değildi. Ve o an, hiçbir şey düşünmeden, sadece şunu anladı: Işığa doğru koşan biri hep olacaktı. Ama koltuk hep dolu kalacaktı.
