GSA’ya…
bir gençlik pınarı akşamın en kuytu yamaçlarından boşalıyor ellerime, zaman aşkın buğulu soğukluğu altında birkaç sahneye duruyor, ve sakin bir kafa açıklığı istiyorum artık geçmişin bir kapı aralığı boyunca görünen bahçelerinden… ah, ne kadar tazeydi bir bilsen, bir çöp gibi fırlattığın, sıradanlaştırdığın aşkımız, yıldızların altında… dünya kirlenmemişti sanki henüz, her bir olasılık altın kadar parlak bir düşte şimdi’ye açılıyordu, ve tenimize dokunan rüzgar kadar eskiydi dünya, anılarla dopdolu… bir deniz yıldızı gibiydin gözlerimde, karanlık göğümün sularına açılan, toy ve saf sevgimin yağmurlarıyla yıkanan, o ilk yıllarında gençliğin, nedensizce… şimdi aklımın çıplak sayfalarında zemin taş parçalarıyla dopdolu, ve tek bir yol bile belirmiyor içimden senin mevsimlerine uzanan, oysa biliyorum, bir kavganın sevdasını, bir sevdanın kavgasını şakıyan yıllar gibi, içten içe; hiç olmadığı kadar hazırım bu aşkın gizlerine… seni mi özlüyorum yoksa ifade ettiğin dünyayı mı, kozmosun birkaç damla mürekkep kadar açık bize özgü kollarını mı, bilmiyorum… bir yanda samanyolu, bir aşkın ilk günleriyle ışıyor yeryüzüne, toprak üzerinde titreşen yapraklar kadar heyecanlı, yaz kokuyor; diğer yanda sıradan şeylere dair hassasiyetin, bir elin bir yüze temasının, aşkın koşulsuzluğunun ve ortaklığının bozuk saatler kadar kötü yıllanmış ıssızlığı, ve sayısız kez sana inanmış, bir kelime olsun gerçeği ummuş benliğimin yosun tutmuş ülkesinde, denizin dibi görünmüyor… oysa sevmiştim seni ben, bir kere adımı söylesen mış gibi yaptığın yılları bırakıp, bir kere aşsan beni çevrelediğin yalanları, konuşmak istiyorum desen, seni yılların sisli belirsizliklerinden önce karşılamaya hazırdım… seni mi özlüyorum yoksa bir zamanlar olduğunu sandığım kişiyi mi, ben ne aşkından ne de kavgandan habersizken ilk kez bir hazine bulmuş gibi yürüdüğüm yollarını mı, bilmiyorum… belki de özlem duyduğum şey gençliğin kendisidir, senin de bir parçası olduğun bir hatıra defteri, sayısız rengin olasılığında dans ettiği birkaç resim tuvali, ve asla bana çıkmayan yollarının bu vakti geçmiş şiiri… biliyorum, yine anlamayacaksın yıllarca hayatında yer etmiş birkaç imgeyi, aşkın kırılganlığını, ve bir çölü bile aşamamış olmanın getirdiği ihaneti; oysa bana şarkılar yazdın, asla yanıma gelmeden; oysa bana aşıktın, bir gününü bile vermeden… senin sevgin gerçek elinde olan her şeyle karşına dikildiğinde onu kabul edemeyen, karşılayamayan bir hayal gibiydi, benim gerçeğimse bir hayalin güzelliği uğruna yılların karanlığını aşmaya hazır bir okyanus… ne çıkardı ki iki hayal karışsaydı gözlerimizde yıldızlara, ıslak, ıpıslak kalsaydı rüzgar, dökülseydi ilk kez tanışan düşler gibi zamanın akışına… bir gençlik pınarı, belki de hep olması gerektiği yerde, boşalıyor şimdi ellerimden toprağa, çok sevdiğim sahneler arzuladığım sıradan bir gün kadar güzel yıllanmış, ama hiçbir gerçek kalmamış senin derininde… birkaç bahçe, biraz sığ bir yağmur birikintisi, ve bir yıldız kayıyor şimdi yalın bir akşamın sessiz göğünde; seni bırakıyorum son kez hallerinin gizlerine, zaman da mekan da senin ellerinde, onlardan ne dilersen dile…
emre erol

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir