“Sakın uyumasın! Eğer uyursa onu kaybederiz. Doktor böyle dedi.” Ses, oğlanın kulağında çekicin örse çarpışı gibi duyuluyordu. Ayaklarını üzengisine basmış atını sürmeye hazır binici misali karanlıkta sesten uzaklaşmaya çalıştı. “Sakın uyumasın!” Her cümle metalin ayrı tonlarında şangırtılara neden oluyordu. Üzengilerle yekpare olmuş ayaklarını gövdesine vurduysa da atın, bir kıpırdama yoktu. “Eğer uyursa onu kaybederiz.” Metalin tadını dilinde hissettiğini sandı. “Doktor böyle dedi…” Cildine soğuk metal dokundurulmuş gibi irkildi. At hiç de oralı görünmedi. Duyu organları yavaşça uykuya dalarken kendisi hülyalardan uyandı. Üstünde nereden geldiği belli olmayan bir örtü ile!
Rüyasındaki sesin aksine odada bir erkekle beraberdi. Televizyonun karşısında bir kanepede sızmış, yaşı evrende var olmuş bütün canlıları katlayabilirmiş hissi doğuran bir adam. Diğer koltukta hülyalardan hülya beğenememenin verdiği huzursuzlukla doğrulan oğul kumandayı eline aldı. Bir müddet televizyonu dinledi, hangi kadın sesinin rüyasına kadar girip de ilmek ilmek bilinçdışını dokuduğunu aradı. Renkli kutudan yayılan hiçbir ses duyduğuna benzemiyordu: “Sakın uyumasın! Eğer uyursa onu kaybederiz. Doktor böyle dedi…”

Kulakları sesi kolaçan etmeyi bırakırken gözleri odayı taradı. Yıllar bir mum olmuş da evi balmumu heykel gibi eritmişcesine her köşesinde yıpranmışlık izleri… Ayağa kalktı. Çıplak tabanları ile topaklanmış halılarda yürüdü. Attığı her adımda ruhunun gıdıklandığını hissediyordu. Odanın içinde nereye yürüdüğünü bilmeden incelemeyi devam ettirdi. İsten kararmış duvarlar, belli ki sahibinin boyamaya gücü kalmamış. Çağırıp da eline fırçayı tutuşturacak bir oğlu da olmasa gerek. Bunun yanında boyacıya da verecek parasının olduğu meçhul, yine de cimrilikten de olabilir. Adamı tanımadığından mütevellit, oğlan ikisi arasında bir seçim yapamadı.
Aniden bir sehpanın üstünden kendine yöneltilen bakışları hissetti. Bir vakit canlı olan, şimdi ev gibi sessizleşmiş bir fotoğraf. Çerçevesinin uçlarından dışarı eski yankılar taşıyor. Solda kucağında bir erkek çocuğu taşıyan bir adam, sağında genç ve sağlıklı bir kadın. Sesin kaynağı olabilir mi? Bilemedi oğlan. Yalnız çocuğu tutan adamın surat ifadesi fotoğrafta da uyur gibi olduğundan kanepedeki ile çabucak özdeşleşmişti. Oğlan, dokunmak için elini uzatmak istediyse de her ân kaybolacak gibi duran ifadeleri bozmak istemedi.
Birkaç oda gezdi evin içerisinde. Açtığı her yeni kapıda, aklındaki evin klasik üç oda bir salonlu aile konutlarından büyük olabileceği fikri palazlanıyordu. Standart insan boyundan kısa canlılar için yapılmış gibi basık tavanı ile şatoları andıran genişliği bir tezatlık kuruyor gibiydi. Evin her odasında tutarlı olan tek özelliği bütün perdeler ateşe verilse de ısınmayacak gibi duran havası idi.
Oğlan artık emindi. Koltukta uyuyan kişi bu zamansız mekânda bulunduğu süre boyunca beraber yaşlanmış olmalıydılar. “Seneleri ağaç deviren oduncular gibi yıkmışlardır muhakkak.” dedi içinden.
Kader çizgisi oğlanın bu kadar uzun içinden konuşmasına izin vermedi. Ona hasbihal edecek birilerini sundu. “Zırrr. Zırrr!” Ankesör titremekten alete zarar verecek gibiydi. Oğlan telefonu kaldırdı, tanıdık bir ses:
-Alo, alo!
-Duyuyorum seni, nasılsın? (sesi çıkardıysa da ev telefonunu nerden bulmuş olabileceğini düşündü. Bu devirde ev telefonunun bir “evde” ne aradığına ise hiç takılmadı.)
-Asıl sen nasılsın? “Bir gün ayrı duramayız.” antları içtiğimiz günleri ne çabuk unuttun? Şimdi günlerce uyuyorsun!
-Ne yapayım canım, baba da uyuyor, biliyorsun. (oğlan tanıdığı kişi sayısının ikiye çıktığını hiç fark etmemişti.)
-İlaçlardan mı?
-Sanmıyorum. O meretler ne hatırlamasına yardımcı oluyor ne de ömrünü uzatıyor. Adamla da yıllardır görüşmüyoruz ki yan etkilerini anlayayım. İlaç kullanmadan önceki hâl ve tavrı hiç yok aklımda.
-Anlıyorum canım, mukayese edemiyorsundur tabii…
-Öyle ya! Yine de uyumak adamın mayasında var bence. Şimdi vermeyi bıraksam ilaçları, hiç de öyle “çıkıp dolaşayım” falan diyeceğini zannetmiyorum.
-Doğru, sen veriyordun ilaçlarını değil mi? Nasıl, zorluk çıkarıyor mu? Ekmeğe falan katıp verenler oluyor, duyuyoruz.
-Yok be güzelim, bir eline su, öbür eline kapağı tutuşturuyorum. Kapaktaki ilaçları ağzına dolduruyor, suyu da mideye indiriyor. Kuzu gibi aslında.
-E ne diye kalıyorsun o zaman hâlâ oralarda? Benim sana daha çok ihtiyacım var sanki şu aralar!
-…
-Üstümde ne olduğunu merak ediyor musun?
-Kıyafet vardır büyük ihtimalle; normal insanlar, genelde öyle yapar! Hadi biz de normal insanlar olalım da girmeyelim hiç o konuya.
-Ama kaç gün oldu…
-Biliyorum da… adam yanımda diyorum yahu!
-Canım, o yedi uyurlar gibidir anlattığın kadarsa… Beş dakikadan bir şey olmaz!
-Nazan’cığım, ben kapatıyorum telefonu. Üzerinde ne olduğunu da hiç merak etmiyorum. Başka zaman konuşalım, olur mu?
Oğlan aleti yuvasına bırakıyor. Artık Nazan yok. Salt baba, oğul ve…
İçeriden bir et yığını, ağır adımlarla ilerliyor. Buzluktan çıkarılmış kıyma gibi şekle bürünmesi için çözünmesi gerekiyor. “Uyandırdım mı baba?” Adam sol elini kaldırıyor, yumruğunu hızla iki defa açıyor. Anlamı: “bırak Allah’ını seversen!”
Sağ elini uzatıyor daha sonra, tutup daha rahat yürüyebilmek adına. “Davarlar’ma götür beni!” diyor. “Hangi davar baba?” Oğlan anlamıyor. Baba, anlatmaya niyetli: “İnekler’m işte… Başka hayvan’m yoğdur ki!” Oğlan anlamamada ısrarcı: “Senin ineklerin de yok ki baba, köpeğin var bir. Ona gidelim mi, mamasını verelim? Sana da bir şeyler hazırlayalım?” “Yok, yok! Sen besle o iti, beni helaya götür şimdi… hela.”
Oğlan Baba’nın koluna girmiş bahçeye çıkıyorlar. Evin köpeği bahçede yaşamasına rağmen evle bütün misali orada duruyor. Onu geçip duvarlara bitişik tuvalete varıyorlar. Baba içeri giriyor, kapıyı çekmiyor. Oğlan ayıplamamaya gayret ederek örtüyor. Bir kulağı duvarların ardında.
Saniyeler geçiyor, dakikalar oluyor. Dakikaları geciktirmeden “Baba!” diye sesleniyor Oğul. Ses çıkmayınca kapıyı açıyor, Baba yerde kıvranıyor. “Doğrult len beni! Ne bakıyo’n?” Oğlan Baba’yı kaldırıyor. Aklayıp paklıyor: “Eh baba, hiç duyulmadı sesi düştüğünün ha!”
Tekrar bahçedeler. Bu mekânda bir yanlışlık var. Ses mefhumu burada işlemiyor gibi veya yanlış işliyor! Köpeğin yanından geçerken onun da havlamaması dikkatini çekiyor oğulun. “Yook!” diyor içinden. “Bu da benim kuruntumdur, her dakika havlayacak diye bir şey yok ya! İnsanın da konuşmayanı var.”

Oğlan Baba’yı yatırıyor. Bahçeye çıkıyor. Köpek hâlâ ses çıkarmıyor. Orada öylece duruyor. “Adın ne senin?” Cevap vermemesi o kadar da sıradışı gelmiyor. Göz gözeler. “Ne güzel o gözlerin senin öyle, yakut gibi!” Köpek hâlâ cevap vermiyor. Oğlan köpeğin diğer fiziksel özelliklerini de göz önünde bulundurunca bu coğrafyada yaşayabilmesini sorguluyor. “Sen kış hayvanısın, ne işin var buralarda?” diye soruyor. Köpek duymuyor. Burada iklim mefhumu da farklı çalışıyor olsa gerek. “Yakup olsun senin adın!” diyor. “Yakut, çok klişe olurdu, Yakup iyidir. Yakup, Yakup!”
Böylece köpeğin bir adı oluyor. Oğlan’ın hikâyesinde ikinci bir ad. Başını okşarken eli bir güç tarafından çekip alınıyor. “Ne seviyo’n benim köpeğ’mi len!” Oğlan, Baba’nın uyumamış olmasından ziyade tepkisine şaşırıyor. “Benim de köpeğim, baba.” diyor ezilerek. “Kimleğdensin?” Oğlan önüne bakıyor, artık o da Yakup gibi sessiz. Doktorun sözlerini anımsıyor: “Ona zaman tanımalısınız. Alan açmalısınız. Sizi hatırlamaması kırıcı olabilir, tahmin edebiliyorum. Ama bu hastaların kendilerini bile hatırlayamadığını göz önünde bulundurmak gerek” Daha birçok aynı manaya gelen laflar.
Oğlan Baba’yı yeniden kanepesine götürüyor, bu defa ilaçlarını vermeyi unutmayarak. İlaçlarını vermeyi unutmayarak? İlaçlarını vermeyi unutmayarak! Baba’nın uyuduğuna emin olduğu ânda telefona saldırıyor. Birkaç dakika geçiyor, aklında kalanlar şunlar: “Doğal tabii beyefendi. İlaç saatini kaçırmanız sizin de hasta olduğunuz anlamına gelmiyor. Tabii ki gelmiyor, bulaşıcı değil ki canım! Ne? Başka neler yaşadınız? Köpeğinizin adını mı unuttunuz? Daha evvelden biliyor muydunuz ki? Ben nereden mi biliyorum? İlk tetkike geldiğimde de ondan salt “köpek” diye bahsediyordunuz canım, övünmek gibi olmasın, detaylara önem vermek mesleki deformasyonumdur! Peki, peki… Şimdilik bir şey diyemem yalnız uykunuz nasıl? Öyle mi? Birkaç gün daha uykunuzu gözlemleyin, onun üstüne konuşalım. Daha sağlıklı olur böylesi. Asıl ben teşekkür ederim!”
Doktoru bayağı haşlamış olmalı idi. Her cümlede çatlayarak artan sesi bu anlama gelmeliydi. O ân kafasında bir tek uyumak vardı. Evet, uyuyabiliyorsa hastalık ona da bulaşmamıştır! Fakat uyuyamıyorsa tekrar doktoru araması gerekebilirdi. Koltuğa uzandı. Koyunları saymaya başladı. Bir, ‘ki, üç! Bir ‘ki, üç! Bir, ‘ki, üç!
Kalktı, odalar arasında gezdi. “Bu evde neden hiç ışık yok?” dedi. “Ha baba?” devam etti. Kısa sürede ahmaklığını fark edip, elini ağzına götürerek, kendini ayıplamasını jestleri ile de ifade etti. Uyuyan adama soruyordu! Bunun yanında kendisini ölçüp tartmasını gerektirecek başka konular da vardı. Işığın yokluğunu daha önce fark edememiş olması gibi. Yalnız karanlık mı çökmesi gerekiyordu bunu anlamak için? Duvarlardaki, vavienlerin eksikliği gün ışığında da görünmeliydi mutlaka!
“Belki de baba gaz lambası gibi nostaljik çözümler tercih ediyordur.” dedi. Aranmaya başladı. Arayan bulurmuş ya, bir çıkış yolu gösterdi ev ona bu dertten. Tozlu eşyalar yığınının birinin üstünde bir şamdan. Gaz lambası kadar otantik değilse bile yine de alışılmadık! Teker teker üç ateş yaktı Oğul.
Telefonun başına gitti. “Uyuyamıyorum!” demek istedi. Lakin kime? “Nazan!” diye cevapladı kendini. Evet ya, şimdi Nazan isterken onun istemediğini kendisi istiyordu. “Alo?” diye sorguladı öbür ucundaki ses. Oğlan, biraz tereddüt ettikten sonra:
-Nazan?
-Ne var? Merak eder mi oldun!
-Bırakalım şimdi bu muhabbetleri canım. Nazan… Uyuyamıyorum.
-Uyuyamıyor musun? O neden?
-Bilmiyorum; adeta bir kibrit göz kapaklarımı yerle göğü birbirinden ayırır gibi tutuyor sanki… Uyuyamıyorum.
-Ve uykusuzluktan edebiyatçı kesildin başımıza öyle mi? Hadi canım, başka kadınları düşün, uyursun!
-Dur Nazan! Kapama. Gerçekten kötü durumdayım.
-… (her anlama gelebilecek bir iç çekme)
-Bu evde bir şeyler oluyor. Her şey çok… uzak.
-Sen abartıyorsundur, uyu biraz. Sabaha bir çaresi bulunur.
-İşte bir uyuyabilsem, esas sorun da o ya! Uyuyabilsem rüyamda daha garip şeyler görüp uyandığımda gördüklerimden ayırabileceğim. Ama uyanık olduğum her dakika rüya gibi olunca… Neye tuhaf, neye olağan diyeceğimi kestiremiyorum.
-Uykusuzluktandır o, uykusuzluktan!
-…
-Biraz da yalnız uyumaktan?

Oğlan telefonu kapadı. Evet yüzüne! Bunları konuşmaya ihtiyacı yoktu. Aradığı cevabı bulmuştu. Hastalık bulaşmıyordu, uykusuzluk kendisini sersem etmişti! Uykusuzluktandı, uykusuzluktan. Doktor Bey’e de böyle diyecekti. Uykusuzluktan, uykusuzluktan!
Telefonun başında çömeldi. Şamdanı elinde, ateşin gereksiz kalacağı saatleri bekledi. Uygun bir vakitte Doktor’u arayacak, “uykusuzluktan, uykusuzluktan” diyecekti. Tik tak, tik tak! Uykusuzluktan, uykusuzluktan! Karşısındaki duvar saatine dikti gözlerini. Bir müddet bakıştılar. Kadran bir ileri gidiyordu, bir geri. Sadece onun durmuş olabileceğini düşündü. Şamdanını bir silah gibi kavradı, evin içinde yol almaya başladı. Ateş, onu karşılaşabileceği bütün tehlikelerden koruyacaktı.
Uyuyan Baba’nın koltuğuna yaklaştı. Başında dikildi. Bu duruşun tuhaf olduğuna karar verdi, harekete geçti. Elini ceketine attı. Cebini karıştırdı. Baba’nın köstekli saat taşıdığını nereden bildiğine dair bir fikri yoktu. Zincirin çok ses çıkarmamasına gayret etti. Düğmesine bastı. Açılan kapağın altından akrebin gözlerine baktı. Tik tak, tik tak. Bir ileri, bir geri… Uykusuzluktan, uykusuzluktan!
Saati yerine bırakmaya dahi tenezzül etmeden koşmaya başladı. Adımlarının çıkardığı sesin bile artık onun için önemi yoktu. Bu işte bir terslik vardı, bir durağanlık! Saatler akmaya başlasa tekrar, Doktor’u arayacak ve acilen uykusuzluğuna derman olacak bir ilaç da kendine isteyecekti. “Derhal!” buyuracaktı. Doktor’un reddetme şansı kalmayacaktı böylece. Yine de her şeyin başında, saatleri yeniden çalıştırabilmesi gerekiyordu. Baba’nın alet çantasını aradı. Uykusuzluktan, uykusuzluktan!
“Yarabbim!” dedi, aramaya koyulurken. İki gündür devamlı uyumadan bir şeyler aramak, ona kelimelerini şaşırtmıştı. Bir adım ilerledi, durdu. Ayak seslerini takiben başka sesler duyulmaya başlamıştı. Tik tak, tik tak, tik tak! Evin her yerinden; aynı ânda gelmesine rağmen tek bir noktadan çıkıyormuş gibi duyulan gürültülü bir ses. Tik-tak…
Olduğu yerde dondu. Telefona ve duvar saatine eşit uzaklıkta idi. Bir diğerine baktı, ardından öbürüne. Telefon olduğu yerde duruyor, saat akması gerektiği biçimde akıyordu. Yalnızca biraz… Fazla yüksek sesli. Tik-tak!
“Yarabbim!” dedi bir daha. “Neler oluyor?” Bir gecedir sürekli bir karanlık altındaydı. Bir adım daha ilerledi, durdu. Ayak hareketlerini takiben ışık da hareketlenmişti. Evin bütün camlarından aynı ânda girmesine rağmen tek bir kaynaktan çıkıyormuş misali yayılan parlak bir ışık: “Yarabbim!”
Telefona sarıldı. Tuşları çevirdi. Aradığı kişinin şu ânda müsait olabileceğine ihtimal veriyordu. Saniyeler çekicin örse vurduğu gibi düşerken, elindeki telefonu yerine çarpmak istedi. Derken o ses duyuldu: “Alo?”
-Uykusuzluktan.
-Ne uykusuzluktan?
-İlaçları vermeyi unutmam, köpeğin adı falan… Hep işte uykusuzluktan!
-Olur mu öyle canım? O benim dediğim ihtimallerden biriydi yalnızca. Ne çabuk kabullenmişsin! Başka ne var ki?
-Hava karardı mı aydınlanmıyor, saatler durdu mu zaman akmıyor.
-Saatler durduğunda mı? Anlatmaya devam et bakayım.
-Evdeki bütün saatler beraber duruyor, birlikte çalışıyor. Kulağa nasıl geliyor bilmiyorum fakat… Artık çok da önemsemiyorum. Lütfen-sadece-bana-da-ilaç-getir!
-Tamam… Öğlene kadar bekleyebilir misin?
-…
-Daha erken olmaz?
-Öyle olsun… Hoşça kal.
-Hoşça kal.
Doktor çabuk ikna olmuştu. Demek gerçekten de uykusuzluktandı. “Nazan haklıymış…” dedi. “Hemen arayıp onu da bilgilendirmeliyim!” Düt-düt-düt… Lakin Nazan açmadı. Belki uykusuzluktandı, belki de telefonu yüzüne kapadığından!
Baba’yı uyandırdı. Köstekli saati cebinden sallanırken adam hiç oralı değildi. Zamanın yürüyen bir temsili gibi, kanepeden doğrulduğu gibi, öylece ilerlemeye başladı. Bu hayata yalnızca ileri gitmeye doğmuş gibiydi sanki, geri ne demek bilmiyor olmalıydı.
Oğlan bir süre Baba’nın yürüyüşünü izledi. Her birinde düşecekmiş havası veren beden hareketlerine rağmen kendine güvenen adımlar olduğu belliydi. İlk uyandığında ne yapıyor olduğunu merak ediyordu. Öyle ki Baba ile yaşadığı vakit boyunca Baba rutinlere bağlı kalmıştı. Bir tek sabah rutinine o kadar dikkat etmemişti oğlan.
Baba pencerenin önünde durdu. Cama ellerini dayadı. Nefesi görüntüyü buğuladı. Yine de göğsü inip kalkıyor gibi durmuyordu. “Davarlar’m!” diye haykırdı. “A benim inekler’m, güzel kızlarım! Nir’lerdesiniz? Babanıza gelin…” Oğlan ses etmedi, seyretmeye devam etti. Başta Yakup’u inek olarak gördüğünü düşünmüştü lakin Baba uzaklara bakıyordu, ormana… İlaçların yan etkileri arasında göz arazının olmadığına kanaat getirdi.

“Baba!” dedi. Baba duymadı. “Annem nerede?” diye sordu. Hatırını kontrol etmek istiyordu. Baba oralı davranmadı. “Baba, annem ner-” “Kocakarıyı hastaniye yatırdın, sen yatırdın ya, anımsamaz mısın?” cevabı geldi. Huzurevini aklına hastane olarak kodlamış olabileceğini düşündü. Yine de kendi hatırında böyle şey yoktu. “Kardeşim yatırmış olmasın baba?” “Hangi kardeşin len?” Oğlan dünkü fotoğrafı gözlerinin önüne getirdi. Belki de fotoğraf çekildikten sonra doğmuş bir kardeş?
Baba’nın koluna girdi. Tuvalete çıkarıp getirdi. İlaçlarını verdi. Baba yutarken tekrar sordu, cevaplarında bir tutarlılık arıyordu: “Baba, annem nereye gitti?” “Hastanide çalışıyor oğlum, sen işe koydun ya!” Baba, ilk defa “oğlum” demişti. Hafızasını karıştırmak, iyi gelmiş olmalıydı.
Koltuğa oturdular. Televizyon karşısında Doktor’u beklemeye koyuldular. Oğlan evvelki cevaptan istediğini aldıktan sonra devam etmeye karar vermişti: “Baba, annemi nereye götürdük?” Baba ekrana anlamaz gözlerle bakarak cevapladı: “Af buyur beyim, kimleğdendiniz?”
***
Kapı çaldı. Oğlan kapıya adeta koştu. Doktor’u ayaklı bir ilaç olarak görüyordu. Belki de ecza deposu?
-İçeri girseydiniz?
-Durmayacağım. Bazılarımız bir hafta uyanık kalmak gibi yeteneklerden amade…
-…
-Köpeğe isim verdin mi?
-Yakup.
-Nerden esti?
-Cevahir gibi bir şeye benziyor. Tutmasan ilahlarla güreşecek kerata.
-Alay ediyorsun?
-Yok canım… Sahiden gözleri yakutlara benzediği için. Serbest çağrışım tamamen.
Doktor tabakasından bir sigara aldı. Oğlan’a da uzattı. Kabul etmedi: “Kullanmıyorum, sağ ol.” Muhabbete döndüler:
-Babalık neden kanepede yatıyor?
-Televizyonu evladı gibi seviyor. Ayıramıyorum başından. Bir adam daha bulsam yatağını taşıyacağım aslında.
-E, ne duruyoruz?
Doktor izmariti yere attı. Botları ile üstünü çiğnedi. Çıkarmadan eve daldı. Koltukların önünde durduktan sonra: “E be adam! Sen ne diye kanepeyi yatak belledin peki?” Oğul başını eğdi. “Ben onda uyumuyorum. Dediğim gibi, uyuyamıyorum da. Dün öğle saatleri babanın yanında televizyon izlerken birkaç dakika uyuyakalmışım. O esnada nasıl oldu ise biri üstümü örtmüş.” Sıkılarak pikeyi koltuktan çekip katladı. “Bir de ‘nasıl olduysa’ demiyor musun? Baban örtmüş lan işte, baban! Seviyor adam seni, belli ki.” Oğlan koltuk altında pike, niçin içeri girdiklerini hatırlatan bir ünlem işareti gibi ayakta dikiliyordu. Yatak odasına doğru seyrettiler. İki cengaver bir yatağı sırtlanıp salona getirdiler. Baba hâlâ uyuyor. Dün Oğlan’ın içinin geçtiği kanepeyi alıyorlar bu kez, doğru götürüyorlar depoya!
Tekrar bahçede olduklarında Doktor iç cebinden bir karton çıkarıyor. Oğlan kutu ile bakışıyor. “Ne oldu? Ne var? Bakma lan işte, sanarsın ot veriyoruz!” Oğlan çekinerek alıyor. “Prospektüsünü oku ha!” Doktor bahçe duvarının ardındaki otomobiline varmak üzere.
“Prospektüsünü oku ha!” Oğlan kafasında bu cümleyi yineleyerek içeri giriyor. Televizyonun başına geçiyor. Kutuyu açıyor, bir kağıt çıkarıyor. Birkaç kelime okuyup bunalıyor. Kağıdı yerine geri tıkıştırırken Baba’yı uyandırmaya karar veriyor tekrar. “Baba, kalk yerine!” Adam uyanıyor, doğrulup geriniyor. Bahçeye ağır ağır yürüyor. Ağaçlığa bakıp iç geçirdikten sonra Yakup’a dönüyor: “İt! İt herif!” Köpek başkalarının adına da güceniyor!
Baba geri dönüyor. Oğlan hâlâ seyretmede. Televizyonun önünde ayakta durup kanepe ve yatak ikilisine bakış atıyor. Ardından bir kez daha koltuğu seçerek yatakta uyumayı reddediyor Baba. Oğlan’ın artık bir şeylere darılacak gücü yok, bir kayış dolayarak eline, Yakup’u ormana çıkarıyor. İçinde kötü bir his var. Ama Yakup ona güven veriyor. Bütün kötülükler hatta iblislere karşı dahi onu koruyacağına ant içmiş hissiyatı uyandırıyor!
***
Döndüklerinde hava kararmış, saat geç. İnsanların çoğunun uyuma vakti. Oğlan da buna ayak uydurmak istiyor. Kapağı açıyor, büyülü sözleri diyecek ve uykuya dalacak! Komodinin üstünden hazırladığı suyu alıyor, ilacı yutmak için kullanıyor. İçtiği ânda bir etki göstermesini beklediğinden bir seferlik huzursuz oluyor. Ayağa kalkıp odalarda turluyor. Geri dönüp bir tane daha yutuyor. Pencereden kafasını çıkarıp uykuyu arıyor. Birkaç dakika ormana bakıyor. Birkaç dakika son uykusu olacakmışcasına Yakup’a bakıyor vedalaşır misali. Kafasını camdan çekip evin içine bakıyor. Salona gidip Baba’yı izliyor. Sıkılınca Nazan’ı arıyor. Bu defa telefon ilk çalışta açılıyor:
-Alo?
-Alo Nazan’ım iyi misin, nasılsın?
-… (sessizlik)
-Alo?
-Bak, durumunu anlıyorum. Yaşadıklarınla da empati kurabiliyorum. Beni de babam doğar doğmaz kendi babasının hiç erkek çocuğu olmadı diye büyütmesi için ona verse ben de sağlıklı bir hayat yaşayamazdım herhalde. Bunlar kolay şeyler değil, hele şimdi yalnızca biyolojik olarak baban olan biriyle ilgilenmek zorunda kalmış olman… Hiç adil değil. Ama yaşam sadece aile ilişkilerinden oluşmuyor, birbirimiz de varız…
-… (sessizlik)
-Benim ihtiyaçlarım var… Sen bizi çok ihmal ettin. Ben senin kadar fedakâr olabileceğimi sanmıyorum. Bir daha aramazsan memnuniyet duyarım. Umarım babanla iyi olursunuz…

Düt düt. Oğlan telefon konuşması üstüne hiç düşünmüyor. Uzanmadan ilacın etkisini göstermeyebileceği fikri aklına düşünce ise yatakta sereserpe oluyor. Birkaç dakika geçiyor. Tik ta-
***
Uyandığında hava aydınlanmış. Fakat bir tuhaf gri olmuş. Kolundaki saati kontrol ediyor. Bunca zamandır saat taktığını unutmuş olmasına hayıflanıyor. Bir terslik yok, ideal uyanma saati. İlaç görevini yapmış diye seviniyor. Gidip Baba’yı görmek istiyor. İçi sevgi dolu!
Yine de her istediği olmuyor. Baba artık kanepede de yatakta da uzanmıyor. Ayakta da salınmıyor ne hikmetse! Nerede olduğu, en az hava kadar gri…
Bahçeye koşuyor. Yakup’un önünde diz çöküyor. “Yakup, söyle oğlum. Baba nerde? Anlat hadi!” Yakup, havlamıyor lakin birkaç ses çıkarıyor. Huysuz köpeklere özgü inlemeler. Yaşlı köpeklere. Oğlan ilk defa Yakup hakkında çok şey merak ediyor; yaşını, geçmişini… Yakup Oğlan’a yardımcı olamadığından sebat duyuyor belli. Ağaçlıklara doğru burnunun ucunu doğrultuyor. “Hmph! Hmph!” sesler çıkarıyor. Ardından yine Oğlan’a bakıyor. Oğlan bir şeyler anlamış gibi yerinde doğruluyor. Yakup’a orada kalmasını tembihleyerek yönünü ormana çeviriyor.
Bahçenin dışında aldığı her bir karış yol, havanın grinin daha koyu bir tonuna bürünmesine sebep oluyor. Sıklaşan ağaçlar sanki Yakup’un diyemediklerini söylemek ister gibi alabildiğine rüzgâr gönderiyor Oğlan’a. Yapraklar arasına sıkışmış rüzgâr, kurtulmaya fırsat bulduğu her ânı bir melodi olarak duyurarak anlamlı kılıyor. Birkaç adım daha ve Oğlan bir hayvanın kursağına doğru ilerler gibi hissediyor. Döndüğü her köşe bir öncekine çıkıyor. Orman soğuk, orman nemli… Kader çizgisi Oğlan’ın kaybolmuş hissetmesine izin vermiyor. Takip etmesi adına bir ses yolluyor: “Burnunun soluğu karşısında…” Ses her bir ağaca çapraz olarak çarpıp geri dönmek yerine ilerlemeyi seçiyor, epey sıradışı bir yönelim! “Ağaçlar yığıldı bir araya!” Oğlan sese doğru yürüyor. Artık döndüğü her köşe bir yenisine açılıyor. “Kabaran rüzgâr fısıltılara dönüştü…” Oğlan tüylerinin ne dediğine kulak asmıyor. “Ormanın kalbindeki tunç kayalar uyandı!” Oğlan, sesi bir tanıdığa benzetir oluyor. “Yok…” diyor, “Şivesine n’olmuş?”
İlahi kulağından tutup alana çekerken, oğlan kendini serbest bırakıyor. İçinde Yakup’a karşı, nedensiz bir suçluluk duygusu hissediyor. Derken yerle göğün, doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün, babayla oğulun bir olduğu yere geliyor. Etrafında yaşayana ait emareler gösteren her şey yok oluyor, bu görkeme dayanamazlardı. Ağaçlar nemden eğilmiş gibi duruyorsa bile gerçek erenler arkasında yatan nedeni görebilirlerdi. Tunç kayalar yer çekimi ile bağlarını kesmiş havada süzülüyordu. İçlerinde taşıdıkları sert maden havaya ağır bir metalik tat yaymıştı. Oğlan aldığı her nefes göğsüne bağlanmış taşlara dönüşecek korkusuyla, soluğunu tutar oldu. Onun fedakârlığına karşın bütün eğilenler ve süzülenlerin saygısını adadıkları kendini gösterdi. Birkaç ağaç perde gibi aralandı. Dallarından yayılan sis havaya karışırken, gitgide berraklaşan görüntü devasa bir inek başına aitti. Oğlan aklını orada yitirdi. Gökyüzü bir tabut gibi üstüne kapandı. İnek başı öylesine ve sabırla nefes alıyordu. O solurken etraftaki her canlı yaşam belirtilerini aksatır olmuştu.
Birkaç dakika sonra başına geçirilmiş çuval, yaşlı bir el tarafından yaşından beklenmeyecek seri hareketlerle çıkarıldı. O ân tabut sandığının kumaş olduğunu anladı Oğlan. Artık dev İnek başı yoktu, ağaçlar hışırdıyor, kayalar, yerli yerindeydi. Oğlan’ı bir çuvalda metrelerce taşımış olan ise Baba’nın ta kendisi idi!
Dik bir taşın önünde durmuşlardı. Kilden yapılmış, üstüne dökme altından bir öküz başı figürü yerleştirmiş bir yapı. Yanlarına ateş ile odun serpilmiş. Oğlan dik taşın tam karşısında durur iken Baba ardına geçti. Oğlan’ı çağırdığı ilahiye benzer şeyler mırıldanmaktaydı. Oğlan boğazında soğukluk hissetti. Ardından bir parça sıcaklık. Ama çok uzun sürmedi çünkü davudi bir ses gökten seslenmişti: “Kudret! Kudret!” Baba, kafasını dikti. Sesi ilgiyle aradı. “İşte buradayım!” diye cevapladı. Ses konuştu: “Oğlana dokunma! Ona hiçbir şey yapma. Şimdi benden korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” Baba Kudret, çevresine bakınca yaprakların arasından sızan yoğun sisi gördü. Ses devam etti: “Kendi üzerime ant içiyorum. Bunu yaptığın için, biricik oğlunu esirgemediğin için seni fazlası ile kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların toprağı kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kasabalarını mülk edinecek. Soyunun aracılığıyla bütün yeryüzü kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin.” Oğlan, derin bir nefes aldı. Artık yaşamının hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. “Yalnız ben kıskanç bir varlığım, huzuruma eli boş çıkılmasından hoşnut olmam.” dedi ses. Baba gerekeni anlamıştı. Oğlan’a bir mendil uzattı. “Boğazını silersin.” dedi. Ona ait olmayan bir şive ve ses tonu ile konuşuyordu. Oğlan sunağın önüne çöktü. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Mendili gözüne tuttu.
Birkaç dakika sonra Kudret, sırtında Köpek Yakup ile gelir olmuştu. Ön ayakları sol omzundan, arka ayakları sağ omzundan sarkmış; başı geriye düşmüş soluk almaz bir hâlde. Oğlan feryadı sürdürdü, koşup babasınının yakasından tutmak istedi. Ses bundan hiç memnun olmadı, ayaklarını kaya bağladı. Kudret Yakup ile sunağın önünde diz çöktü. Buraya kadar tek damla kan dökmeden getirdiği köpeğin boğazından kanlar, işte esas o ân akmaya başladı. Kudret Baba kanı sunağın her tarafına eşit şekilde pay etti. Ses hoşnut olduğunda bir sonraki adıma geçti. Hayvanın iç yağlarını çıkardı, onları ayırdı. Biraz oyalandıktan sonra eli ile uzunca bir şeyi tuttu, onu asılır gibi çekmeye başladı. Tüm sakatat vücudundan ayrıldığında Oğlan, Kudret’in elinde ne tuttuğunu anlar olmuştu. Duraksızca nemli toprağa kusmaya başladı. Elindeki bağırsak sakatatını göğe kaldırdı Baba. Memnun olunduğunu anlayınca sıradaki adıma geçti. On iki parmak bağırsağını sunağın üstündeki öküz başı kakmasının etrafına sardı ve “Soyumun on iki boyuna karşılık.” dedi. Sonrasını getirmedi. Ses hoşnut olmuştu. Oğlan kör olmayı diledi. O ânda isteği gerçekleşti. Kararan dünyasına yalnızca sesler ve kokularla bakar olmuştu.
Çatırdamalar duyuldu. Ve sonra da yanık kokusu. Dumanı suratında hissetti. Genzine dolarken bir kez daha nemli toprağa kustu. Ses, bu durumdan memnun olmamıştı! Oğlan’la konuştu: “Sakın uyuma! Eğer uyursan seni kaybederiz.”
***
Oğlan’ın bilinci açıldı. Cümle tekrar etti: “Sakın uyuma!..” Bir süre gözlerini açamadı. Fakat görebileceğini anlamıştı, tavandaki floresan gözlerini yakıyordu. Bir kadın elleri ile göz kapaklarını ayırdı. Boneli, maskeli, eldivenli bir kadın. Gözlerine ışık tutuyor, hareketlerini seyrediyordu. O, bu tetkiki yaptıktan sonra gözlerini açabilmeye başladı. Kafasını sağına çevirip de boneli, maskesiz, eldivenli kadına baktı. “Nabzı yükseldi!” diye bir ses duydu kadından. Boneli, maskeli, eldivenli diğer kadın ilgilendi. Oğlan’ın gözleri sağındaki kadında idi. Salondaki fotoğraftaki kadına ne kadar da benziyordu! “Pardon, adınız nedir acaba?” diye sormak istedi, dudaklarını aralayamadığını fark etti. “Beyin hasarı almış, uyutmayın. Arada böyle nabzını kontrol edin. Çok kırığı var, hareket edemez de fenalaştığını başka türlü belli ederse düğmeye basın.” Maskeli Kadın odadan ayrıldı.
“Buna ne olmuş?” dedi başka sesler.
-Düşmüş.
-Nerede?
-Ormanda…
-Ağaçlık alanda nereden düşmüş yahu?
-Tepenin birinden işte. Evden, koşarak çıkınca babası da peşine düşmüş. Kelli-felli adamı oradan buraya koşturmuş saatlerce. En sonunda, yamaçta…
-Geçmiş olsun, ne diyelim!
-Çok da bir şey deme, hareket edemiyor da kulakları duyuyordur.
Oğlan yatakta iki kolu iki yanına açılmış, ayakları bitişik şekilde uzatılmış olduğunu fark etti. İçinden “Baba, baba! Beni neden bıraktın?” diye feryat etti. Sağına baktı. “Sakın uyuma! Eğer uyursan seni kaybederiz. Doktor böyle dedi, sen de duydun…” hemşire bir anons daha geçti…
Aralık 2024, İzmir
Babaya…

