
Kadir kıymet bilmek, ecdâdın dilinde yalnızca iki kelimenin yan yana gelişinden ibaret bir tabir değil, insanın hem kendisiyle hem de başkasıyla kurduğu münasebetin esasını tayin eden derin bir ahlâk ölçüsüdür. Bu ifade, insanı fayda terazisinde tartmaktan men eder; onun yerine hak ettiği yeri, zamanı ve değeri teslim etmeyi telkin eder. Nitekim Kubbealtı Lugatı’nda kadir, “değer, itibar, bir şeyin lâyık olduğu derece” olarak tarif edilirken, kıymet “maddî veya manevî değer” mânâsını taşır. Bu iki kelime bir araya geldiğinde ortaya çıkan anlam, basit bir takdir ifadesi değil; ölçüyü bilme, hududu gözetme ve haddi yerli yerinde teslim etme sanatıdır. Osmanlı irfanında bu sanat, edep kelimesiyle birlikte anılmış; edep ise insanın kendini geri çekmesini değil, başkasına yer açmasını ifade etmiştir.
Osmanlı cemiyetinde kadir kıymet bilmek, yazılı bir kaide olmaktan ziyade sessizce yaşanan bir hâl idi. Usta ile çırak arasındaki münasebette, hocayla talebe arasındaki rabıtada, hatta komşuluk hukukunda bu anlayışın izleri görülürdü. İnsanlar birbirini yüksek sesle överek değil, zamanında susarak ve yerinde durarak kıymetlendirirdi. Bir ustanın değeri, emir verdiği vakit değil; eli titreyip aletini bıraktığı anda anlaşılırdı. Bir hocanın kadrini, kürsüdeyken değil; kürsü boş kaldığında idrak etmek, eski zamanların acı ama öğretici hakikatlerinden biriydi. Bu sebeple kıymet, çoğu zaman yoklukla birlikte fark edilir; varlık hâlindeyken ise fark edilmediği için zayi olurdu.
Bu geç fark ediş hâlini modern Türk edebiyatı en berrak biçimde dile getirmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “İnsan, sahip olduklarını ancak kaybettiği zaman tanır” hükmü, kadir kıymet bilmemenin zamana ertelenmiş bir idrak olduğunu gösterir. Tanpınar’ın dünyasında zaman, yalnızca saatlerle ölçülen bir akış değil; insanın idrakinin gecikmiş hâlidir. Kıymet, zamanında teslim edilmediğinde, hatıra hâline gelir; hatıra ise çoğu zaman vicdanı yaralayan bir pişmanlıktan başka bir şey değildir.
Günümüze gelindiğinde mesele daha da derinleşmiştir. Modern insan, insanı çoğu zaman biricikliğiyle değil, işleviyle görür. Dostluklar menfaat, ilişkiler hız, bağlar ise tüketim mantığı üzerine kurulmuştur. Bu zeminde kadir kıymet bilmek, neredeyse naif bir meziyet, hatta kimi zaman zafiyet gibi algılanır. İnsanlar birbirini kaybetmeden önce değil, kaybettikten sonra hatırlar; yanındayken değil, uzaklaştığında anar. Bu ahlâkî aşınmayı Cemil Meriç’in “Kıymet hükümleri, cemiyetlerin vicdanıdır” sözü veciz biçimde özetler. Vicdan zayıfladığında, kıymet hükümleri de bozulur; insan, karşısındakini görür ama tanımaz, tanır ama derinliğine nüfuz edemez.
Oysa kadir kıymet bilmek, büyük sözler yahut gösterişli davranışlar istemez. Bazen bir emeği vaktinde teslim etmek, bazen bir insanın susuşunu anlamak, bazen de yalnızca varlığına hürmet etmekle tecelli eder. Bu haslet, ne aşırı hayranlık ne de soğuk umursamazlık ister; ikisi arasındaki ince çizgide durabilme maharetidir. Osmanlı terbiyesi bu çizgiyi “itidal” kelimesiyle karşılamış, aşırılığı ise hikmetsizliğin işareti saymıştır.
Bu yüzden Yahya Kemal Beyatlı’ın “Kökü mazide olan âtiyim” dizesi, yalnızca tarih şuuru değil; mazideki kadir kıymet telakkisinin geleceğe taşınması arzusudur. Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca ilerleme değil; ilerlerken neyi, kimi ve hangi değeri geride bırakmadığını bilmektir.
Netice itibarıyla kadir kıymet bilmek, kaybettikten sonra edilen bir iç çekiş değil; sahipken gösterilen bir ihtimamdır. İnsanı faydasına göre değil, haysiyetine göre tartmaktır. Bugün belki de en çok muhtaç olduğumuz şey, yeni kavramlar icat etmek değil; eski kelimelerin taşıdığı ağır ama sahici mânâyı yeniden idrak etmektir. Zira kadir kıymet bilmek, hâlâ insan insana ilişkinin en ince, en sâkin ve en vazgeçilmez hasletidir; unutulduğunda ilişkiler kalabalıklaşır, fakat insaniyet eksilir.
