bulunduğu yer ve auranın içinde kristalleşiyor odak, bir şeyler hissetmenin ötesinde otantik bir eşyayı arzuluyor, bir gölün dondurucu sularının altında hissiz bir rahatlıkla kollarını açıp ilerliyor… düştükçe uzaklaşıyor gerçeğin yavan kıyılarından, düşündükçe kayıyor ellerinden zaman… mavi bir ışık vuruyor dizlerine ve loş, ıssız müzenin en diplerine karışıyor… bulmak ya da bulunmak… solmak ya da soyunmak… içlerde ve bedene basan ağırlıklarla kendine dokunmak… kas, et, kan, kemik… rüzgârı örten bir derinin altında iskeletten bir delilik… insan, ah insan… her an farkında olsaydı evrensel komedyanın, ne yapardı kim bilir? belki de kendine sığınırdı yine, bir ip bulurdu çukurdan dışarı, ya da bir merdiven… savururdu kendini vahşi denizlere, tozlarını ve sularını, bulmadan ya da bulunmadan… odağını yokluğa sabitlemiş bir ah’la geçerken bu handan…
