Tuğba Martin – ZAMANIN ELİ ve BİZ

Zamanın eli bize de değdi mi Leyla? Sormaya korktuğum, sorduğumda ise kalbimin tam orta yerine bir kış soğuğu gibi çöken o devasa soru… Sanki hayat, avuçlarımızın içinde tuttuğumuz taze bir ekmekmiş gibi başlamıştı; dumanı üstünde, yumuşak, umut dolu. Şimdi ise o ekmekten kalan sadece kurumuş, sertleşmiş bir lokma var elimizde. Zaman, sadece takvim yapraklarını değil; ruhumuzun en ince, en pürüzsüz yerlerini de törpüledi.

Bir zamanlar penceremizin önünde durup gökyüzünü seyrederken, bulutların bize özel şekiller aldığını sanırdık. Her şey bir oyun, her acı geçici bir kederdi. Oysa şimdi, zamanın o nasırlı parmakları omzuma dokunduğunda, ağırlığını iliklerime kadar hissediyorum. O yarım kalmışlık, o mutfak masasında tek başına içilen çayın burukluğu artık bizim hikayemiz. “Sanki hepimiz birer hatayız” diye fısıldıyor rüzgar, “kendi içimizde boğuluyoruz.” Boğuluyorduk demeliydim belki; zira bu keder artık bir boğulma değil, alıştığımız bir su altı nefes alışverişi…

Hatırlıyor musun?

Üniversite yıllarımızdaki o bitmek bilmeyen konuşmaları, sabaha karşı yediğimiz o yarım kalmış sandviçleri, cebimizde taşımaya kıyamadığımız hayalleri… Şimdi o hayallerin hepsi birer tozlu sandığa kaldırıldı. Üzerine dantel örtüler serildi, kimse açmasın diye kilitlendi. Zaman, bizden sadece gençliğimizi çalmadı Leyla; bizi kendimize yabancılaştırdı. Bir sabah uyandık ve baktık ki aynadaki kadın, o eski biz değil. Yüzümüzdeki çizgiler, zamanın bize bıraktığı haritalar; her bir çizgi, yaşanmış bir hayal kırıklığı, atılmış bir çığlık, yutulmuş bir hıçkırık… Canım acıyor.

Bazen okulun bahçesinde o gürültülü çocuk seslerinin arasında dolaşırken, kendimi kocaman bir boşluğun ortasında buluyorum. Zamanın eli, onlara henüz değmemiş. Onların dizlerinde henüz kanayacak bir yara bile yok. Bizim dizlerimiz ise çoktan nasır tuttu Leyla. Onlara bir şey olmasın isterim, hepsini gözümden sakınırım hatta şu yalan ve yalancı dünyadan…

Annemin, o her daim hayatı ayakta tutmaya çalışan güçlü kadının, şimdi ellerine bakıyorum. O ellerin titreyişinde zamanın nasıl geçtiğini, bir ömrün nasıl akıp gittiğini görüyorum. Ve kendi ellerime bakıyorum. Kalem tutmaktan yorulmuş, not kağıtlarını düzeltmekten nasırlaşmış, ama hâlâ şefkatle bir kedi okşayabilen ellerime. Zaman, o ellerden ne kadar çok şey aldıysa, yerine bir o kadar da ağır bir olgunluk bıraktı.

Didem olsa ne derdi acaba? “Belki de hayat, yanlış bir ayakkabıyla uzun bir yolda yürümektir,” derdi belki. Biz de yürüyoruz Leyla. Ayaklarımız su toplasa da, yorulsa da, zamanın o acımasız ritmine uymaya çalışıyoruz. Artık “her şey geçer” demiyorum. Hiçbir şey geçmiyor, sadece biz o kederin içinde yaşlanmayı öğreniyoruz.

Zamanın eli değdi bize, evet. İzleri saçlarımızda, gözlerimizin kenarında ve en çok da sustuğumuz yerlerde. Ama Leyla, belki de bu izler, bizim “biz” olduğumuzun kanıtıdır. Yaralıyız, eksiliyoruz ama hâlâ buradayız. Kendi küçük dünyamızda, bir bardak çayın buğusunda, eski bir şarkının ezgisinde ve bitmek bilmeyen o çocuksu özlemde yaşamaya, yeniden ve yeniden kendimize mektuplar yazmaya devam ediyoruz. Ben en çok sana yazıyorum.

Zira zamanın eli ne kadar sert olursa olsun; ruhumuzdaki o ince çiçek açmaya, o nazik kedi mırıltısı içimizde yankılanmaya devam edecek. Biz ki zamanın hoyratlığına karşı, zarafetimizle direniyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir