Uzaktan uzağa yok olamayan bazı şeyler kaldı rıhtımlarda.
Melek Zehra Balcı
Sokakta değil ama kahvehanede devrim olmuştu. Asım Abi, başköşeye astığı Türkan Şoray posterini kaldırdı.
Mahallede gördüğüm bütün ayrılıklar aynı gelirdi bana. Ta ki kahvenin en güzel duvarı boş kalıncaya kadar. O gün ayrılığın sınıfsal olmadığını anladım. Hayal bile olsa Türkan Şoray da terk edilmişti. Mahallenin en fiyakalı ayrılığıydı o posterin kaldırılması. Hiçbir ayrılık birbirine benzemezmiş bunu da anladım.
“Kusura bakma Türkan, bir gönülde iki sevda olmaz.” demişti, Asım Abi. Ne kara gözlüm kaldı ne de devlerin aşkı. Herkes günlerce bekledi, duvara hangi ünlünün posteri asılacak diye ama duvar bomboş kaldı. Merak işte hepimizin kafasında dönüp durdu. Asım Abi, dilini kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde bırakmıştı sanki hiç kimseye bir şey söylemedi.
Hafta sonu oldu mu Asım Abi kahveyi erken kapatırdı. Size bıraksam burada yatarsınız deyip azarlardı insanları. Sözünün içindeki acı hep kıvamındaydı. Masalar gülümseyerek boşalırdı.
Bütün yaz bu merakla geçip gitti. Yeşildik, sarardık. Yaz boyunca arayıp durduğumuz yağmur yağdıkça yağdı. İnsanız ya fıtrat bu hemen başladık şikâyete.
O yıl öğlenciydim ben. Lise son sınıfım. Kahveden ayrılmıştım, çalışma masama geri dönmüştüm. Üniversite’ye hazırlanıyordum ve gazeteci olmak istiyordum. Bir gün mahallenin haberini yapardım belki de Asım Abi’den fotoroman kahramanı çıkartırdım.
Bir akşam kahve çıkışına doğru Asım Abi’yi görmeye gittim. Beni görünce hemen sevindi, masaları beraber toparladık. Gök gürlemesi bitmiş yağmur çiseliyordu. Hadi biraz yürüyelim, dedi. Eve giden yolu uzattı.
Uzayan yolları, yukarı sokakları adımlamasını yağmurlu havayı sevmesine yormuştum ama yanılmışım. Her şey Nilay Abla’yı görmek içindi. Kendisini göremese bile penceresine, perdesine bakarken bile mutluydu. Az gülümserdi ya işte o anlardan biri bu zamanlardı. Zamanı durdurup ona bakardım. Onun posterleri yoktu, uzattığı yollar ve Nilay Abla’nın sokağı vardı. Arkamızda kalırken filmin en güzel sahnesi biz birbirimize bakıp güldük.
Nilay Abla yukarı sokağımızda otururdu. Bir zamanlar burada yaşamış, sonra geri dönmüş. Uzun saçları, güzel bakışları ile bavulunu toplamış, bir yeşilçam filminden çıkıp mahallemize gelmiş gibiydi. Sessiz ve sakin yaşardı. Penceresinin önündeki fesleğeni çok severdi. Ev gezmesi pek yoktu. Mahalleden olmayan arkadaşı gelip gidermiş. Bizim dedektif Nurhayat Abla komşulara söylemiş.
Kafamın içinde dönüp duran o merakı sonunda bir köşeye oturtmuştum. Tabii ki duvar boş kalacaktı. Hangi poster, bir fesleğene bakarken gülümsetir ki insanı?
Asım Abi hiç adım atmadı. Uzaktan ne kadar sevebilirse o kadar sevdi. Ne haberci gönderdi ne çay içmeye davet etti. Nilay Abla ise sessizliğini korudu. Mahallenin ablalarının ev davetlerine nadir giderdi. Şen şakrak ablalardan da değildi ama suratı da sirke satmazdı. Bazen bizim sahaf Edip Abi’ye iner birkaç kitap alırdı.
Bu nasıl bir hikâyeydi bilemedim. Zamanı kendi içinde yaşayan Nilay Abla ile Asım Abi ne zaman denk gelecekti? Yalnızlıktan ve kahveden kafayı yedi bizimki derdim içimden. Sokağından geçince bazen pencerede görürdü. Bizimkinin yanaklarının her bir kara parçasında başka bir bayrak sallanırdı. Mahcubiyet, sevinç, utangaçlık…
Hep böyle mi sürecek derken kafamdaki meraklı sorulardan bir tanesi daha yerini bulup oturdu. Böyle sürmedi, Nilay Abla bir gün mahalleden gitti. Fesleğenin olduğu pencerede kiralıktır yazısı vardı. Hani böyle radyoda sevdiğin bir şarkının sonuna gelirsin ve ansızın biter ya öyle bir şeydi.
Asım Abi kahvehanesine geri döndü ve bir daha da evin yolunu uzatmadı. Onun için dünyanın en uç noktası Nilay Abla’nın oturduğu sokaktı.
02.09.1999. Gün batımından biraz önce yaşandı bu hikâye.
Cama vuran yağmur damlalarının sesiyle başımı bilgisayardan kaldırdım. Gazetede kimse kalmamıştı. Klimayı kapatıp hemen pencereyi açtım. Yağmurla birlikte gelen toprak kokusu içeriye sinsin istedim. Gözüm gazetenin kapısına yaklaşana takıldı. Kırlaşmış saçları, hafif gülümsemesi ile o gelmişti. Şaşkınlık ve özlemle kapıyı açtım. Mesleğe ilk başladığımda mahalleye giderken yanına uğrardım, bilirdi yerimi yurdumu ama çok uğramazdı.
Hoş geldin Asım Abi, dedim.
Eve giden yolu biraz uzattım, benimle yürümek ister misin?
Bu soru, uzayan yol… Aklıma gelen ilk şey ikimizin sessizliği arasında gidip geldi.
Onu kırmayıp hemen çıktık. Arabayı park ettiğim yere kadar yürüdük. Mahalleden, eski tanıdıklardan konuşup durduk. Bir anda sustu. Nilay Abla’na gidiyoruz, dedi. Aklımda soruları içimde tutarak arabayı çalıştırdım. Gün batımından biraz önceydi ve hikâye bitmemişti.
Yol boyunca da konuşmadı. Nilay Abla’yı nasıl buldu, niye şimdi yanına gidiyor diye kafamda sorular gezerken o hiç konuşmadı.
İşte geldik, dedi.
Tam karşımızdaki binada Seyran Bakım ve Huzurevi yazıyordu. İçeri girer girmez Asım Abi, Nilay Demir’in yakınıyız deyip hangi katta olduğunu sordu. İkinci kata yönlendirdiler bizi.
Odasına girdiğimizde hasta bakıcısı başındaydı. Hâlâ çok güzeldi. Saçları bembeyazdı, dokunmamıştı saçlarına. Uzun ve bembeyaz.
Hasta bakıcı yanına yaklaştı. Misafirin var Nilay Hanım, dedi.
Aaa Cihan mı geldi? Hoş geldin Cihan, dedi Nilay Abla.
İkimizde durduk öyle. Hasta bakıcı durumunu anlatınca ne diyeceğimizi bilemedik. Şeker hastasıymış, sonra gözlerine vurmuş. Zamanla unutmaya da başlamış. Yatakta geçiriyormuş bütün zamanını. Aklında bir tek o isim varmış. Bir ses duysa Cihan mı geldi diye söylenip duruyormuş.
Asım Abi çok rahatsız etmeden yanına doğru yürüdü.
Hoş bulduk Nilay, dedi. Elini tuttu ve uzun uzun gözlerine baktı. Hâl hatır derken Asım Abi, seni iyi gördüm yine gelecem, diyerek elini bıraktı. Akrep ve yelkovan arasındaki o çok kısa an onlar için çok uzundu.
Geri dönmek çok zordu. Mahalleye kadar bıraktım onu. Yol boyunca hiç konuşmaz sanıyordum ama bu defa öyle olmadı. Dilini kuş uçmaz kervan geçmez yerlerden alıp getirmişti.
Ben, Nilay ve Cihan aynı mahallenin çocuklarıydık. Ben o zamanlar Yavuz Abi’nin kahvesinde çıraktım. Bazen de geceleri komilik yapardım mahallenin meyhanesinde. Cihan o zamanlar anarşik olaylara meraklıydı. Okurdu, arkadaşları vardı. Geceleri duvarlara yazılar yazarlardı. Nilay çok güzeldi. Teyzesi onu oyuncu seçmelerine götürmek istemişti ama babası izin vermemişti. Ben hep uzaktan bakardım ona. İnsan bir kere alışınca uzak kalmaya hep öyle sürüp gidiyor. O ise Cihan’a âşıktı. Bilirdim ona bakışlarından. Mahallede düğün olunca ikisi arasında zaman dururdu. Bakışmalar, gülümsemeler…
Sokaklarda olaylar gittikçe alevleniyordu. Sokaklarda sert bir rüzgâr esiyordu. Karşısında durabilen var mı desen yok. Bizim gibiler evlerine gidip susardı. O gece Cihan’lar mahallede yazılamaya çıkmışlar. Karşı tarafta o gece mahalleye inmiş. Devriyelere yakalanmışlar, sonra koşuşturmalar. Ben de işten çıkıp koşar adım eve gidiyordum. Sesler o zamanlar korkuturdu. Bizim eve varmadan iki el silah sesi duydum. Biri Cihan dedi, koşun dedi. Yalnız bunu duymuştum. Bizim Cihan mı önce bilemedim, sonra adımlarımı arttırdım. Eve vardım ama aklım hep o sesteydi. Korku ve kaybetmek arasında bir yerdeydim.
Ertesi gün öğrendik. O Cihan bizim Cihan’mış. Hepimizi bir hüzün sardı, en çokta Nilay’ı. Ben de yaklaşamadım ona, söyleyemedim kendimi. Uzaklık bizde baki anlayacağın. Sonrası malum, önce buralardan gitti sonra geri geldi. Bizden geriye bu hikâye kaldı. Bugün gülümsedi ya o yetti bana. İlk defa kendimi uzak hissetmedim, beni Cihan olarak bilse bile.
Asım Abi’yi mahalleye bıraktım. Bu defa ben susmuştum. Sarıldık birbirimize, arada uğra dedi. Tamam deyip gazeteye gittim.
Güneş batmak üzereydi gazeteye vardığımda. Onları hikâyesini yazmaktan öte onları yaşamak başka bir şeydi benim için. Asım Abi ve Nilay Abla’nın öyküsüne devam ettim. Bu defa Cihan Abi’yi unutmadan. Yürekleri ve sevgileri, pencerenin önünde açan fesleğenler kadar güzeldi.
02.09.2026. Gün batımından biraz önce bitti bu hikâye.

