
Yakın zaman önce taşlarla döşenmiş, düzenlenmiş yolları geçiyorum. Şekilsiz kaldırımlar, yer yer çökmüş asfalttan kurtulmuş meydan boyunca yürüyorum. Otuza yakın yılı geçirdiğim bu yeri tanımak gittikçe zorlaşıyor artık. Otobüsten inince solumda kalan park, çocukluğumun çay bahçesiydi. Şimdi üç beş yaşlı kadın çekirdek çitliyor, birkaç çocuk kaydıraktan kayıyor burada. Her şey bir diğerine dönüşüveriyor bu zamanda, oldubittiye geliyor hep; bir zamanlar ne olduğu çoktan unutulmuş, biraz sonra neye dönüşeceği de tahmin edilemeyecek onca şey. Saat 17.54. Az ileride beni bekliyor. Adımlarımı sıklaştırıyorum.
Önce havadan sudan konuşuyoruz yürürken, sonra söz sözü açıyor ve yine insana varıyoruz. En çok ondan konuşmayı seviyoruz ya da konuşulmayı o hak ediyor en çok.
Kapatılan balıkçının yerine bir kafe kondurmuşlar meğer. Rengârenk döşenmiş kalabalık kafenin hemen üzerindeki, harabeyi andıran ev çekiyor dikkatimizi sonra. Artık tastamam bir güzelliği umursamıyor kimse. Gözün gördüğü her şey lime lime, zevksiz, geçmiş ile gelecek arasında salınan amaçsız birer ip. Beraberlerinde getirdikleri de yok, geleceğe bırakacakları da. Bunca yıkımın arasında yemyeşil bir ağacı gören şanslı bir masaya oturuyoruz. El çabukluğuyla siliyor kirli masanın üstünü. Şimdi puslu gibi duran masaya düşmüş ağacın gölgesine bakıyorum. İki kahve söylüyoruz. İki sade kahve. O kalabalığın, onca gürültünün içinde bu sessiz kovuğu nereden bulduk anlayamıyoruz. Seviniyoruz. Anlatıyor, dinliyorum; soruyor, cevaplıyorum; bazen de ben soruyorum. Ben konuşurken, daha yaşlıların, gençlere bakarken yüzlerinde beliriveren o müşfik ifade var yüzünde. Ne söylesem mazur görebilir şimdi, o ne söylese sahip çıkarım ben de.
Birbirini dinleyen ve duyan iki insanın sohbetinden daha güzel kaç şey var dünyada merak ediyorum. Yaz sıcağını dağıtan hafif bir meltem, yüzü görülür görülmez başka hiçbir şeyle meşgul olmanıza müsaade etmeyen bir bebek, minik bir kedi, her hücresiyle capcanlı bir ayçiçeği belki.
Sadece mekân değil değişen, dönüşen ve çoğu zaman yok olan. Sevinçleri, hüzünleri ve hatta kederleri sığdırabildiğimiz on beş saniyelik Instagram hikâyelerinden bahsediyoruz. Her şeyin nasıl yozlaştığı, kokuştuğu gerçeği fincanlarımızın arasında bir kaya gibi duruyor önümüzde. Bunu bilmek de onu oradan kaldırıp atmak da -yapabilsek bile- yetmiyor üstelik.
Kalkıyoruz. Dönüş yolunda çiçekçiye uğruyorum. Çiçekçi konuşkan. Yarın uğrayın, ayçiçeği yarın gelir, diyor sonunda. Yarın. Yarın tekrar gelmeli. Yarın yine ummalı.
