Tüfeği doğrulttum.
Karşımda bir hayvan değil, bir kadın vardı. Namluyu indirdim.
Sen nereden çıktın, dedim.
Yolumu kaybettim.
Nereden geliyorsun?
Öteyi gösterdi.
Ötelerden.
Öyleyse seni öteye götüreceğim. Peşime düş.
Hiç sorgulamadan yürümeye başladı ardımdan. Sustum bir süre. Sonra:
Kimlerdensin?
Kimseler.
Nasıl yani, kimsen yok mu?
Yok.
Kimde kalıyorsun?
Kimsede.
Garip, dedim.
Neymiş garip olan.
Yüzüne baktım. Güzel bir kadındı. Gecenin ortasında, ormanda, tek başına.
Güzel kadınsın. Kimsenin olmaması garip, dedim.
Kimseyle birlikte olamam.
Neden?
Ötede ne var, bilir misin?
Dağlar.
Dağların ardında?
Ovalar. Köyler, köycükler.
Onların ardında?
Yine dağlar, sanırım. Hiç gitmedim. Belki dipsiz bir orman. Bilemedim.
Hayır, dedi. — Bir manastır var.
Yalan söylüyorsun. Yıllar önce manastırdaki herkes gitti.
Aksini söylemedim.
Güldü. O gülüşte bir şey vardı. Hüzünle karışık.
Ben yeminli bir rahibeyim.
Yalan. Hangi rahibe gecenin bir vakti ormanda dolaşır?
Yolunu kaybetmiş olan.
Benimle alay etme.
Yürümeye devam ettik. Dağları geçerken kayalıkların arasında bir yapı, karanlık taş yığını.
İşte orası, dedi.
Demek burada kalıyorsun.
Tüfeği kavradım.
Burada benden başkası yok. Tehlike de yok.
Tehlikenin nereden çıkacağını bilemezsin, dedim.
Sanırım haklısın, dedi sessizce.
O an ormandan bir ışık süzdü karanlığı. Birinin yürüdüğünü duydum.
Sen kimsin, diye bağırdım.
Kocasıyım.
Bir bıçak saplandı kalbime. Düştüm.
Rahibenin ardımdan söylediği tek söz, usulca, neredeyse bir dua gibi fısıldadığı şuydu.
Başardık. Başardık, peder.
