Seda Suna Uçakan ile Son Kitabı Varlığınd’an_ Sız’an_K’ayı’t Üzerine Söyleşi – Söyleşi: Mine Geçkin

Mine Geçkin: Merhaba Seda Hanım, elimde oldukça etkisi altında kaldığım dizelere sahip bir kitap var. Öncelikle bu dizelerin sahibi olan sizi ve şiir yolculuğunuzu kısaca tanıyabilir miyiz? Yazıyla kurduğunuz ilişki nasıl başladı, sizi şiire yönelten temel dürtü neydi?

Seda Suna Uçakan: Yazıyla olan ilişkim dışsal bir itkiyle değil, bir tür “hatırlama” hâliyle başladı. Şair olunmuyor şair doğuluyor, ben de kendimi bildim bileli şairim. Henüz okuma yazma bilmezken bulutlarla, çiçeklerle ve ayla konuşurdum. Yazmayı öğrenmek, sadece içimdeki o sesleri kâğıda aktarabilmem için bir araç oldu. Akademik olarak başarılı bir çocuktum ama okulun duvarları bana her zaman dar gelirdi. Bu yüzden sık sık okuldan kaçıp sessiz, kırlık alanlara sığınırdım.
Yine böyle kaçamak bir günde, bir park bankında otururken yanıma bir asker oturdu. Kısa bir sohbetin ardından bana Nazım Hikmet’in “Bugün Pazar” şiirini okudu. O gün, Nazım’ın dizeleriyle gökyüzüne baktığımda içimden şu geçti: Bu adam ne iş yapıyorsa benim işim de o. O çocuk aklımla kendimi böyle tanımlamıştım. Asker abi Bu adam Nazım Hikmet, sevdin mi? diye sorduğunda, hissettiğim şey sevginin çok ötesindeydi; bu bir “yerini bulma” haliydi. Platon’un anamnesis felsefesini henüz bilmeden, ruhumun zaten aşina olduğu o kadim sesi hatırladığım ilk andı o. Şiir benim için o günden beri, o ilk hatırlayışın mekânsız izini sürmektir.

M.G: Son şiir kitabınız ile başlamak istiyorum. İlk göze çarpan unsurlardan birisi elbette ki başlığı: Varlığınd’an_Sız’an_K’ay’ıt. Kesme işaretleri sebebiyle parçalanmış bir bütünlük hissi doğuyor. Bu “varlıktan sızan kayıtlar” sizin için bir tür itiraf mı yoksa kaçınılmaz bir taşma hâli mi?

S.S.U: Başlıktaki kesme işaretleri yalnızca biçimsel bir oyun değil; kuantum zamana yapılan bir göndermedir. Zaman dediğimiz yanılsamanın çizgisel akışını kırma, onu parçalayarak yeniden okuma çabasıdır. ‘Varlığınd’an_Sız’an_K’ay’ıt’, kontrol sanrısının çözülmesiyle ortaya çıkan bir sızma hâlidir. Bu anlamda kitap bir itiraf metni değil; tutulamayanın, bastırılamayanın, kendiliğinden taşanın kaydıdır. Taşma hâlini fark etmeniz çok yerinde bir tespit. Bu güldeste, şiir yazan bir öznenin değil; şiir akıtan bir bilincin bu üç boyutlu düzlemde bıraktığı izlerin toplamıdır.

M.G: Bu parçalı bütünlüğü oluşturan şiirlerin yazım süreci nasıl ilerledi? Belirli bir zaman aralığında ve bütüncül biçimde mi ortaya çıktı yoksa daha uzun ve dağınık bir birikimin sonucu mu?

S.S.U: Ben şiirlerimi “zaman”a yayan bir şair değilim; onları sızdıran bir hâlin içindeyim. Şiir, belirli bir zamana yayılıp inşa edilen bir yapıdan çok, taşma anında kendini var eden bir oluş gibi gelir bana. O an geldiğinde şiir kendini yazar; ben yalnızca onu hatırlarım.
Bu güldestede yer alan şiirler de aynı hâlin ürünüdür. Her biri, müdahale edilmeden, olduğu gibi kâğıda düşmüştür. Eğer bir şiir bende tamamlanmışlık hissi uyandırmıyorsa, onu orada bırakırım. Çünkü şiir, zorlanarak tamamlanacak bir alan değildir.
René Char’ın söylediği gibi, şair şiirin fazlalığıdır. Şiir kendi kendini kurar, kendi sesini bulur. Kendini var eden bir şiir başka bir mısraya ihtiyaç duymaz; eksik görünen şey çoğu zaman şiirin değil, müdahale etme arzusunun eksikliğidir.
Eğer içimde bir yarım kalmışlık hissi varsa, bunun şiirden değil, anlık bir iç dökümden kaynaklandığını anlarım ve o metni şiirin alanından çıkarırım.

M.G: Kitaptaki şiirlerde güçlü bir iç konuşma ve parçalı bir bilinç akışı hissediliyor. Bu dili bilinçli bir tercih olarak mı kurdunuz? Poetikanızın bu noktadaki niyetini ve yöntemini anlatır mısınız?

S.S.U: Daha önce de ifade ettiğim gibi, şiir benim mayamdır. Benden sızan ne varsa şiirdir. Bu yüzden yazarken “şunu da ekleyeyim” ya da “burayı şöyle kurayım” gibi bir zihinsel kurguya girmem.
Şiir ile benim bilincim, Immanuel Kant’ın numenleri ya da Gottfried Wilhelm Leibniz’in ayrı tözler olarak kurguladığı evrenler gibi birbirinden ayrık değildir. Aksine, aralarında bir mesafe değil, bir iç içelik vardır.
Bu ilişkiyi en doğru ifade eden şey, bir tür kuantum dolanıklığıdır: Şiir ve ben, birbirinden bağımsız iki varlık değil; aynı oluşun iki görünümüyüz.
Diğer sanat dallarında müdahale, kurgu ve inşa mümkündür. Oysa şiir, benim için müdahaleyi değil, ortaya çıkmayı kabul eden bir alandır. Şiir yazılmaz; şiir kendini var eder.

M.G: Şiirlerinizde yoğun ve duygusal bir ağırlık hissediyorum ki bunun okura olan etkisi kadar yazar için de sarsıcı olduğunu tahmin ediyorum. Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren aşama ne oldu?

S.S.U: Bir eser, hangi üretim alanında olursa olsun ortaya çıktıktan sonra -ki aslında hep vardır- artık ona bakan gözlemcinin gerçekliğinde bir süperpozisyon hâli yaşar.
Benim yazarken kastetmediğim bir anlam, okurun kendi içindeki anlam katmanlarıyla görünür hâle gelebilir; aynı şekilde, benim çok belirgin gördüğüm bir anlam da okurda hiç karşılık bulmayabilir. Bu çoğulluk, şiirin doğasına içkindir.
Bu noktada alımlama estetiği kuramını çok önemsiyorum. Çünkü şiir, yazıldığı anda değil, okunduğu anda yeniden var olur. Her okur, metni kendi bilinç alanında yeniden kurar.
Eğer okuduklarınızın altında benim imzam varsa ve bu noktada söz bana aitse, şunu söyleyebilirim: bana kendini yazdıran her bir dize, bir deneyim şiiridir.
Bu şiirleri okuyanlar çoğu zaman kendilerini rüyaya benzer bir alanda yürürken bulurlar; o metinden çıktıklarında ise artık o rüyaya giren kişi olarak kalmazlar. Şiir, okuru dönüştüren bir eşik sunar.

M.G: Şiirlerinizde “metropol”, “yalnızlık” ve “modern insanın parçalanmışlığı” sıkça karşımıza çıkıyor. Günümüz şehir yaşamını ve bahsettiğiniz şehirleri şiirinizde coğrafi mekânlar olarak mı yoksa ruhsal özneler olarak mı kuruyorsunuz? Bu şekilde benzer elementler şiirinizi nasıl besleyip büyütüyor?

S.S.U: Şiirin bütünüyle açıklanabilir ve şairine sorulabilir bir alan olduğunu düşünmüyorum. Yine de bu sorunuza şöyle yaklaşabilirim:
Olup bitenlere ‘neden oluyorlar?’ diye sormayan bir sanatçı, benim nazarımda sorgulayan sanatçıya kıyasla daha geri bir yerde durur. Şiir, yalnızca bir ifade değil; aynı zamanda bir sorgulama biçimidir.
İstanbul gibi bir coğrafyada on yedi yıl boyunca tek başına yaşamış bir şairin, bu deneyimi şiire taşımaması neredeyse imkânsızdır.
Altı metrekarelik bir odada altı kişiyle yaşamış, yirmi milyonluk bir şehirde derin bir yalnızlığı deneyimlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Yaşadığım durumlar, bir noktadan sonra kendilerini ifade etmeye başladı. Ben yazmadım; onlar kendilerini yazdırdı.

M.G: Kitabı ‘Persona D’eau olup zamanı kıran babanıza’ ithaf etmişsiniz. Babanızın ve çocukluğunuzun o “yemyeşil avlularının”[1] bugünkü şiirinizin dokusundaki payı nedir? Sizin için yansımasını, şiirlerde gördüğümüz kadarını paylaşmak ister misiniz?

S.S.U: Persona d’eau, babamın bendeki karşılığıdır. O, su gibi bir varlıktı: tutmayan, dayatmayan, ama iz bırakan. Bu ithaf bir açıklama değil, bir tanıma hâlidir. Çünkü bazı bağlar anlatılmaz; sadece içimizde akmaya devam eder.

M.G: Şiiriniz sizin için nasıl bir alan? Bir çatlaktan sızıp hayatı aydınlatma, bir yüzleşme, bir noktadan başka bir noktaya olan yolculukta durulan bir durak ya da güç bulup devam etmek için bir ilham biçimi mi? Baktığınız pencereyi öğrenmek istiyorum asıl. Nasıl tanımlarsınız şiirinizin sizdeki yerini?

S.S.U: Kişisel sohbetlerimde, şakayla karışık Tanrı kimseyi şair etmesin derim. Bunun ardında yatan neden, algının katlanarak büyümesidir. Şair olmak, dünyayı herkesin gördüğü gibi görmek değil; onu binlerce kat yoğunlukla deneyimlemektir.
Kendimden yola çıkarak söyleyebilirim ki -“kendim” sözcüğünü de artık ihtiyatla kullanıyorum- bir şair, ağlayan ya da gülen bir çocuğa baktığında, şair olmayan birine nazaran bambaşka bir iç titreşim yaşar.
Şairin acısı da neşesi de sarhoşluğu da sıradan değildir. Bulutlara baktığında yalnızca bir bulut görmez; onun zihinsel evreni, görünenin çok ötesine taşar.
Bu yüzden bir şairin yaşadığı deneyimler dışarıdan bakıldığında çoğu zaman ölçüsüz görünür: Bunda bu kadar gülecek ya da ağlayacak ne var? dedirtir.
Şair anlaşılmaz; ancak yaşanır. Onu anlamaya çalışmak çoğu zaman nafiledir, fakat izlemek -belki de hayatta bir kez tadılabilecek- ayrıksı bir deneyimdir.

M.G: “…ellerim var bir bakışın eşiğinde içimde susan her sesin sözünü konuşan” dizenizde durakladım. Şu an kitabevlerinde, kütüphanelerde, rafların arasında okunmak için bekleyen binlerce kitaptan biri olarak sizin kitabınız, bugün bize bu dizelerle hangi duyguyu hissettirmek istiyor?

S.S.U: Hiç kimseye belirli bir duygu hissettirmek itkisiyle yazmıyorum. Bu gezegende yalnız ben yaşasaydım da yine yazardım. Yazmak benim için bir paylaşım stratejisinden çok, varoluşun kendiliğinden açığa çıkmasıdır.
İnsanlarla paylaşmak, özümüzde var olan bir anlaşılma arzusunu taşıyor olabilir ancak ben şiirlerimi bu saikle yayımlamadım. İstesem hepsini bir çekmecede bırakıp bu gezegenden öylece gidebilirim -buna da varım.
Eğer siz o dizede durduysanız, artık o dize sizinle birlikte var olan bir dizedir. Orada duran her okur, kendi gerekçesiyle durur; o dizenin anlamı da her bilinçte yeniden kurulur.
Belki de bilinçlerimiz, şu an hatırlamadığımız ama çoktan yaşanmış bir düzlemde birbirine tanıdım seni demiştir.

M.G: Peki okurun bu kitabı nasıl okumasını istersiniz? Baştan sona bir bütün olarak mı yoksa parçalı ve sezgisel bir deneyim olarak mı okumalı? Örneğin ben bir kitabı açıp karşıma çıkan rastgele bir şiirin günüme iyi şeyler kattığına inanırım, bunu hissederim. Ayrıca kitabınızı henüz okumamış bir okura tek bir cümleyle ne söylemek, onlara kendiniz ve Varlığınd’an_Sız’an_K’ay’ıt hakkında ne söylemek istersiniz?

S.S.U: Herkes kendi içinde ayrı bir âlemdir. Bu kitap bir şekilde birinin eline geçtiyse, artık o andan itibaren o kişinin meşrebine göre anlam kazanır.
Bir okur için başucunda taşınacak bir metne dönüşebilir; bir başkası içinse yalnızca gündelik bir nesne olarak kalabilir. Şiirin kaderi de biraz budur: Değeri, onu karşılayan bilinçte şekillenir. Ondan sonrası artık bana değil, o karşılaşmanın kendisine aittir.

Zamanın doğrusal akmadığını bilen biri olarak, benim için ‘seneler sonrası’ gibi bir ifade anlamını yitiriyor. Olacak olan zaten olmuştur; olan da olmayana dahildir.
Her zerre kendi âleminin dilini konuşur. Bu gezegende bedeni dolaşan, fakat bilinci başka katmanların rüyalarını gören biri olarak, başkalarının beni anması, anlaması ya da bir yere konumlandırması gibi bir çabam yok.
Yanıtlarımda bu düşüncenin sıkça tekrar ettiğini şimdi fark ediyorum; demek ki sorular beni hep aynı yerden yokladı.
Daha önce de söylediğim gibi, ben iç âleminde nefes alan biriyim. Sanılanın aksine, çok görünür olmak ya da çok konuşulmak beni yorar. İnsan denilen türe aidim; fakat bu, onlara ait olduğum anlamına gelmez.
Kontrol arzusunu da o arzunun sancısını da görmüş biri olarak şunu söyleyebilirim: bırakalım, olan olsun. Ben şiirimi sızdırdım; bundan sonrası artık sözün fazlasıdır.

M.G: Bu kitabı çağdaş Türk şiiri içinde nasıl konumlandırıyorsunuz? Kendinizi belirli bir damarla ilişkili hissediyor musunuz yoksa daha bağımsız bir yerde mi duruyorsunuz?

S.S.U: Şiirlerimi herhangi bir akımın içinde konumlandırmıyorum; bu zaten benim değil, edebiyat eleştirmenlerinin işi.
Kendimi ait hissettiğim yer, her anlamda özgürlüğü merkeze alan bir anlayış. Bu özgürlük politik bir tavırdan çok, ruhsal bir duruşa karşılık geliyor. Hiçbir ‘izm’in kalıbı içinde değilim.
Yürürken içimden sızan ne varsa kâğıda döktüm; bana düşen kısım buydu. Ondan sonrası artık bana ait değil. Şiir, kendi yolunu kendi bulur.
Geri kalanını ise entropi tamamlayacaktır.

M.G: Son olarak, gelecekten seslenmemiz gerekirse, aradan seneler geçtiğinde bu kitabınızın nasıl hatırlanması sizi iyi hissettirir? Tüm bunlara ek olarak da şu sıralar bizi bekleyen yeni çalışmalarınızdan bahsetmek ister misiniz?

S.S.U: Şu an elimde poetikam ve dördüncü kitabım var. Akademik olarak ürettiğim makaleler gibi daha dünyevi uğraşlar da bu süreçte kendi yerini buluyor.
Bununla birlikte, hiçbir şey için acele etmeden yaşamı duyumsamaya başladığım bir evredeyim. Yaşadığım kimlik kırılmasını sindirmek ve başıma ne geldiğini anlayabilmek için kendime -belki de ilk kez- bilinçli bir ara tanıdım.
Şimdi daha çok dinleyen, bekleyen bir yerdeyim.
Bakalım buradan neler sızacak…
Neleri yeniden hatırlayacağım.

[1] Sayfa 28

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir