Çağdaş diller/linguistik affedilemez bir problemle karşı karşıya. Batı tarihini şekillendiren, kült ve epik bir anlatı olan İbrani mitolojisini ele alalım: Tanrı, Adem’i “karşısına” alır ve canlı/cansız bütün varlıkları isimlendirmesini talep eder. Adem bu durum karşısında âdeta bir liste yapar, muhasebe tutar edasıyla varlıkları isimlendirir. Tanrı, Adem sonrası hiçbir varlığı kendi isimlendirmemiştir. (Adem öncesi ışığa Gündüz, karanlığa Gece der vs.) İnsan dışında ise hiçbir varlığın, kullandığımız linguistiğe bir katkısı olmamıştır. Bitkiler, hayvanlar (bildiğimiz kadarıyla bilince sahip olsalar da) birbirlerini tanımlama ihtiyacı duymazlar.
Fakat çağdaş dünyada linguistik, toplumsal kümelerindeki rol kaymalarına paralel olarak isimlendirmeler arasında da bir anlam kayması yaşamaktadır. Bunun “affedilemez bir problem” olmasını denemenin zaman başlığı altında işleyeceğim. Ancak öncelikle işe denemenin yapı taşı olacak örnekle başlamak icap eder.
Vintage, Retro ve Retro Görünümlü İsimlendirmeleri
Vintage; kesin bir gerekçeyle üstünden birkaç on yıl geçmiş, “sınırlı miktarda” (bu tırnak önemli, yalnızca eskilik gerekçesi bir ürünü vintage kılmak için yeterli değil) ve güncelde ulaşımı zor bir nitelik taşıyan ürünleri tanımlamak için kullanılan bir isimdir. Akla gelebilecek yanlış ihtimallerden ilki, Volkswagen Beetle vintage bir ürün değildir. Eskilik gerekçesini taşır ancak seri üretilmiş ve güncelde ulaşılırlığı “görece” kolay bir araçtır.
Retro; “kesin olarak” vintage olduğu kabul edilmiş bir ürünün on yıllar sonra tekrardan ve yine sınırlı miktarda piyasaya sürülmesini tanımlayan bir isimdir. Fender’in Jimi Hendrix tarafından kullanılan gitar modelini güncelde, güncel komponentlerle yeniden satışa sunması; retro bir üretimdir.
Retro görünümlü ise daha karmaşık bir kavram olarak masaya oturur: herhangi bir vintage ürünün reprodüksiyonu olmamasına rağmen vintage estetiği ile üretilmiş, geçmişi ve tarihi olmayan apayrı ve bağımsız ürünler, retro görünümlü kategorisinde değerlendirilebilir.
Volkswagen Beetle’ı “retro” bir ürün olarak pazarlamak (Volkswagen New Beetle’ı hariç tutuyorum ancak o da birebir aynı tasarıma sahip olmadığı için retro sayılmaz), bir anlam kaymasıdır. 2020’lerde üretilmiş bir Fender Jimi Hendrix Stratocaster gitarı vintage olarak pazarlamak, bir dolandırıcılıktır (bilerek veya bilmeyerek). İkinci el pazarında satılan no-name bir markanın kaşmir kazağının ise retro olarak pazarlanması… hem anlam kayması hem de bir dolandırıcılık girişimi olabilir! Zira retro görünümlü bir ürünün retro etiketiyle tanımlanması, kült bir statüye kavuşmuş ve tanınan bir üreticinin reprodüksiyonu olarak değerlendirilmesi karmaşasına yol açar.
Tüm bu anlam kaymaları ve -umarım- istemsiz dolandırıcılık girişimlerinin özünde temel bir kavramı yanlış kullanmak vardır: zaman. Çağdaş bir eleştiri gibi, zamanı merkezine alan bir deneme için ironik bir durumdur bu.
Zaman
Çağdaş linguistikte bizden önce isimlendirilmiş sözcükleri kullanmak hususunda bir hataya düşeriz: zaman bağlamlarından koparmak. Bir kavram, isim bağlamına oturmak için önce zamansal olarak var olur (Tanrı, varlığı yaratır) ardından isimlendirir (Tanrı, Adem’den isimlendirmesini bekler.) Çağdaş dağarcığımızda sözcüklerin kullanımı, bence kaynağı teknoloji ile artan demokratik görünürlükten gelen bir erozyona uğramıştır; kavramları önce isimlendiririz, sonra içini anlam ile doldurmaya çalışırız. Halbuki isim verme eyleminin yaradılıştan bu yana var olmasının yegâne sebebi, halihazırda var olan anlamı tanımlamaktır. Çağdaş insan, artık bir sebep olmadan hareket etme refleksinden dolayı isteklerini, sebeplerin önüne koyar.
Teknoloji çağı öncesi insan davranışı “bir şey gördüm (anlam), bunu isimlendirmek istiyorum (sebep)” örüntüsü ile kavram yaratırken çağdaş insan, “bir isim vermek istiyorum (sebebi belirsiz), “yarattığım isme bir anlam tanımlamak istiyorum (her şeyin, her şey olarak tanımlanabilmesi)” söylemi ile anlam kayması problemini doğurur… Çünkü insan artık bir kıyafet satın alıp, içine bir insan yaratmaya çalışmaktadır; halbuki dilin ezeli doğasında “önce insan olup, sonra üstüne kıyafet giymek” vardır.
90’lar Berlin Yeraltı Rave Partileri
Bu sebep örüntüsünü yakın tarihin bir anlatısıyla biraz daha açalım. 89’dan itibaren Doğu Berlin’de şekillenmeye başlamış yasadışı, efsanevi yeraltı rave partileri; şüphesiz bir “sebepten” doğmuştu. Lisanslı mekânlarda uyarıcı maddeler dolaşımı artmış ve polis düzenli olarak eğlence mekânlarına baskınlar düzenler hâle gelmişti. Bu, parti katılımcılarının güvenliğini tehdit eder olduğunda ilk yeraltı rave partileri de baş göstermişti. İşe giderken veya yoldayken görülen herhangi boş fabrika mekân belirlenir, çekirdek bir arkadaş grubuna tarih ve saat verilir, o gün orada bir parti düzenlenir. Ardından bunun lisanslı mekânlardan daha güvenli bir yol olduğu keşfedildiğinde (çoğunlukla lisanslı mekânlar açarak yeni güvenli alanlar tesis edilmemesinin sebebi de maddi imkânsızlardan doğar), devamı planlanmaya başlar. Polisin mekân yerini tespit edememesi için yeni bir harabe mekân bulunur, fakat artık bu partilere yalnızca çekirdek arkadaş grubunun referansı ile girilebilmektedir. Bu model ile rave partilerinin görünürlüğü kulaktan kulağa artar (reklam veremezler, bilboard asamazlar çünkü lehlerine değildir). Risk ölçeği ise son derece büyüktür: polis tarafından çekirdek arkadaş grubunun çevresinden biri muhbir olarak ödeme alıp, arkadaşlarını gammazlayabilir veya çok basit şekilde ağzı gevşek bir katılımcı olmadık bir yerde gelecek partinin mekânını söyleyebilir. Böylece ayakta durabildiği kadar ayakta duran bu partiler; nihayetinde baskınlar ile organizatörlerinin vergi kaçırmak, izinsiz etkinlik düzenlemek gibi suçlardan yargılanması ile son bulur ve etkinliklerin ardından yıllar sonra (tekrar zaman kavramına dönüyoruz) bu etkinlikler “yeraltı” olarak adlandırılmaya başlar. İlk rave organizatörlerinin hiçbir yeraltı olma iddiası yoktu. Onlar zaten anlam olarak yeraltıydı. İsimlendirme, kendilerinden yıllar sonra o partileri hatırlayan katılımcıları tarafından yapıldı. Ve önemli bir ayrım olarak katılımcılar bu partileri “girilmesi zor yerler” olarak adlandırıyorlardı. Günümüzde ise bir rave partisinin yaşadığı karikatürize dönüşüm, şöyle ifade edilebilir: “Yeraltı Rave Partisi – Biletler Biletix’te!”. Üreticiler, üretimlerini önce “yeraltı” olarak adlandırıp, hemen ardından içini bir anlamla doldurmaya çalıştıkları için hiçbir yeraltı niteliği olmayan (bir yargılama ifadesi olmayarak) etkinlikler ortaya çıkar.
Teknolojik Demokratikleşme ve “Zorunlu” Üretim Rejimi
Teknoloji çağı öncesi üretimi görünür kılmak, büyük küratöryel elemelerden geçmek sonucu gerçekleşiyordu. Fakat günümüzde editörlere, plak şirketlerine ve benzerlerine ihtiyaç minimum düzeye indiğinden; algoritma insanı âdeta seri ve niteliksiz üretime çağırıyor. Burada niteliksizliği yaratan insanın bir tür çıkar çatışması sonucu kendi üretimine körleşmesi tabii ki. Üreticisi ve küratörü zaten kendisi olduğu bir ürünü sanat tüketicilerine açtığında, nitelik değerlendirmesi elbette doğrudan tüketiciden gelecek ve küratörün bu alanda deneyim sahibi bir “çalışan”, mesleği bu olan kişi olma yeterliliğinin noksanlığı sonucu deneyimsiz küratöryel geri bildirimler ile üretiminine nitelik kazandıramayacak.
Burada demokratikleşme, tek başına üretime davet; küratöryel eksiklik ise niteliksizlik sonucu olurken tekrar denemenin esas kavgası, “isim vermeye” döneriz. Artık her birimiz Tanrı’nın küçük birer Adem’iyizdir ve her şeye isim vermeye çalışırız. Çünkü teknolojik demokratikleşmeden daveti aldıktan sonra bir sebebe dayanmadan başlayan üretim, algoritma tarafından görünürlüğe sunulmadan önce isimlendirilmeye ihtiyaç duyar. Algoritma hashtag ister, tanım ister, slogan ister; çünkü ancak bunlar aracılığıyla görünür kılma işlevini yerine getirebilir. Bu da anlam kayması problemini yaratan en temel sebeptir: üretici, üretimine bir isim vermelidir çünkü görülmesi lazımdır; ancak üretim bir sebepten doğmadığı için “geçmiş zamandan” üretimine muadil olabilecek hazır ve kalıp bir ismi tercih eder ve ortaya anlamı karşılamayan “Yeraltı Rave Partileri” çıkar. Artık koşullar bir ürün ortaya çıkarmıyor, bir ürün ortaya çıkarmak için koşullar bir etiket olarak kiralanır durumdadır.
Anlam Kaymasının En Büyük Vurgunu, Anti-Kapitalizmin Değerini Yitirmesi
Burada kendisini antikapitalist bir işletme olarak adlandırıp, üstünde “anti-capitalist” yazan bir tişört satan işletmeleri eleştirmeyeceğim, hayır. VURGUN, çok daha büyük. Çünkü kapitalizmin en önemli başarısı, insanları baştan anti-kapitalizmin varlığına inandırarak tekrardan sistemin içine dahil etmesi oldu. Dolayısıyla anti-kapitalizm, kelime anlamı olarak kapitalist üretim ve tüketim araçlarından sıyrılmayı getirse de; gerçekte olan çok daha acınası bir şekilde anti-kapitalizm etiketinin de alınabilir ve satılabilir bir ürün hâline gelmesi oldu.
Teknoloji öncesi anti-kapitalist üreticiler, anti-kapitalist koşullarda üretiyorlardı. Ancak yine de bu üretimler sistem tarafından sübvanse ediliyordu. Teknoloji çağının algoritmalar ile üretimlere etiket takma çılgınlığı ise üretimi şu noktaya getirdi: “Ben, kendimi nasıl tanımlıyorum? Anti-kapitalist bir insan olarak tanımlayabilirim çünkü bu ‘sosyal kredi’ sağlıyor. O zaman üretimlerimi de anti-kapitalist olarak tanımladığımda, alınabilirlik dereceleri artacaktır! Bu, koskoca bir tuzak. Çağdaş etiğin içerisine bir dogma olarak yerleşmiş ve ahlâklı bir insanı zorunlu olarak “anti-kapitalist” biçimde tanımlayan bu dayatma, kendisini etik bir kimlikle tanımlamak isteyen bütün müşteri havuzuna aslında sadece aynısının lacivertini kötücül veya bilinçsiz kötücül amaçlarla satmak isteyen anti-kapitalist üreticileri var etmiş durumda. Bu süreç tabii ki yine kapitalizmin ta kendisi tarafından yönetildi.
Sistemin İçerisinden Çıkış Mümkün Değil Mi?
Anlam kayması çağında herhangi bir varlığı isimlendirdiğimiz ânda onun anlamına sadık kalması ihtimalimizin de ortadan kalktığından bahsettik, peki kendimizi sistemin içerisinde yeni bir üretim ve tüketim döngüsüne bağımlı olmuş hâlde bulmadan anti-kapitalist olarak tanımlamamızın yolları da tıkalı mıdır?
Sistem; aslında içinden çıkış yolunu hiçbir zaman gizlememiş, ortalıkta bırakmış durumdadır. Çünkü insanın en son bakacağı yerin, en yakın ihtimal olduğunu biliyordur. Lakin o çıkış yolu, aslında hiç de büyük kuramlar ya da aksiyomlar gerektirmez: dervişâne olmayacak bir arzulardan sıyrılma ile, bir şeyi gerçekten “neden” yaptığımızı sormamız gerekir. Bir film eleştirisi Instagram hesabını neden açarız? Bir e-dergiyi neden çıkarırız? Bunları yapan insan olma etiketini kimliğimize yapıştırmak ve ardından bu etiketin içini doldurma amaçlarıyla mı, yoksa bu üretimlerimiz diğer üretimler arasında karşılanmamış bir ihtiyacı mı kapatır?
Defalarca aklıma düşen ve yapmayı “delicesine” istediğim bir projeden, o projeyi “neden” yapmak istediğim sorusunu kendime yöneltmem sonucu vazgeçtim. Çünkü vazgeçtiğim projelerin çoğu, o alanda bir açığı kapatmak ve bir koşul/sebepten doğmak yerine salt o projelerin estetiğini sevmem gerekçelerinden aklıma düşmüşlerdi.
Tekrar algoritmanın bize dayattığı önce isimlendir, sonra içini doldurursun düsturundan uzaklaşıp; gerçek bir koşul sonucu yapmaya ve olmaya karar verdiğimizde ancak o zaman kendimizi gerçekten de “anti-kapitalist” olarak tanımlamak isteyip istemeyeceğimiz söz konusu olabilir. Belki de o noktada tanımların hiçbir önemi kalmayabilir de!
