sıkıntısının üstesinden gelemiyor o yüzden cebindeki küçük putcuklar,
böyle İbrahim falan değil Emre gibi, böyle hiçbir şeyi hissedemez,
taştan öğrenemez
taştıklarını bilmeden biliyor
bir gece,gece gece geldiğini de bilmiyor,
yüzüne vurup rencide etmedim
kaşında peygamber gülü taşıyor, bir de beni
beni taşıdığını da bilmiyor
yüzümde incelmeyi öğretmiştim, bilmiyor
kuytularda bir nişasta bir un diye diye büyüttüm, hiç bilmiyor
biraz yüreğime dokunuyor,
ellemedi ama dokunuyor,
bilmeden ilk beni kırmıştır,bilmeden kırdığı ilk şey benim
-diye
sabah yelkenliyi suladım
biraz ıslanmayı yağmurlarda beceren bir kadın tanıdım,
bir bilek bir uçağa kaç yelkenliyi hiçe sayacak
Tanrısını tanıyor ama hiç hiçe
saymamış, derisinden biliyormuş
zamanı tüm kipleriyle çekiyor oluşundan tanıdım,
sesini unutmuşum, kaşında peygamber gülü
nası” unutmamışım, kırmadan, hep
kırdığından,kırılmak yansımanın sadece çıtı
yine de istersen içinden kırıl,
annem gerçek beyazları kırık beyazlarla karıştırma diyor
doğduğumdan beri her beyazı birbirinden ayırt ederim
kaşı, kurabiyeleri, nişastayı, yelkenliyi ve ıslanmayı sonradan öğrendim,
suda bir kütle gibi dövüldüğünden midir nedir her şeyi unutuyor,
bir tek ses kalmış kulaklarımda
kurabiyeler ve kırık beyaz
istersem ben içimden kırılabiliyorum
kuytularda bir nişasta bir un diye büyüdüm
öyle sanıyorum
